NİHAD GÜLTEKİN: Kürtlerin büyük şairi Fêrîkê Ûsiv
17-22 Mayıs tarihleri arasında yapılan TÜYAP Diyarbakır 2’inci Kitap Fuarı’nda Kawa Nemir’ın söyleşisinde büyük Kürt şairi Fêrîkê Ûsiv’ın Toplu Eserleri’nin çıkan ilk cildi (Fêrîkê Ûsiv, Hesretdefter, 1. Cilt, Lîs Yayınevi) ile tanıştık. Şair, çevirmen ve editör Kawa Nemir söyleşisinde bir saat boyunca Fêrîkê Ûsiv’in hayatını anlattı, şiirlerini okudu, Fêrîk’i dünya şairleriyle karşılaştırdı.
Nemir, sadece Kürt şiirine değil, aynı zamanda Kafkas Kürt edebiyatına, Erivan Radyosu’na önemli katkılar sunan büyük Kürt şairi Fêrîkê Ûsiv’ı yeniden hatırlamamıza sebep oldu. Fêrîkê Ûsiv’ın sevgili eşi Firîda Hecî Cewarî, şairin külliyatını arşivinden derleyip toparlamakla ve külliyatın editörü Kawa Nemir de Ûsiv’ın tüm eserlerini titizlikle elden geçirip standart bir edisyona kavuşturmakla önemli bir iş yapmanın yanı sıra, Kürt edebiyat dünyası için önemli bir kaynak sunmuş oluyorlar. Fêrîkê Ûsiv, şair ve çevirmendi. Bazı Sovyet cumhuriyetlerinde yaşayan Kürtlerin iyi bildiği ama Kürdistan’ın diğer parçalarındaki okuyucuların şiirlerini okuma imkânına pek kavuşamadığı bir şair. Erivan’da basılan kitapları Kiril alfabesiyle yayınlandığından, 63 yıllık ömrüne neler sığdırdığını, neler yarattığını ve yazdığını çoğu kimse bilmiyor. Şimdi ise, toplu eserleri, daha önce bir kere denenmişse bile, eksiklerle malul olmuştur, ilk defa Latin alfabesiyle yayınlanıyor. Fêrîkê Ûsiv, 2 Kasım 1934’te Ermenistan’ın başkenti Erivan’ın Sîpan köyünde, Ûsivê Îvo ile Cemeda Emer’in oğlu olarak dünyaya gelir. Hesapsız bir şekilde sevdiği köyünü, Kürdistan’ın bir parçası olarak görür. Doğduğu Sîpan köyü, doğanın güzellikleri ile zengin bir köy. Dağların, vadilerin, çayır ve çimenlerin ortasında bir köy. Bir şiirinde şöyle der:
War û welatekî xamik î xasik,
Mekanê kewan, ciyê gulên nazik…
Pampa min a baş, Pampa min kubar
Wê pal vedaye li wan quntarên sar,
Çiyayêd me bilind, çiyayêd me kubar
Jê dixulxulin cew û kaniyêd sar…
Yên ji şerqê re dibêjin, Piçêx
Ji rojava re, Davan
Li wir şîn dibin kesin û kêx,
Li wîr distrên şivan û gavan…..
Fêrîk’in aile fertleri 1’inci Dünya Savaşı’ndan önce Kars’ın Emançayîr köyünde yaşarken, savaştan sonra, göç etmek zorunda bırakılan diğer Ermeniler ve Êzîdî Kürtler gibi Sovyetler Birliği tarafına geçerler. Bu geçiş sırasında ailenin birçok ferdi hayatını kaybeder. Aile önce Tiflis’e, ardından ise Ermenistan’a yerleşir. Fêrîk de ilkin bir Ermeni okuluna gider. Solak olduğundan oldukça sıkıntı yaşar ve devamlı okuldan kaçar. Daha sonraları sağ elle yazmayı öğrense de, yemek yerken ve çalışırken her zaman sol elini kullanır. Sîpan köyünde gördüğü ilköğrenimini 1951 yılında tamamlar. Okumanın yanı sıra doğup büyüdüğü Ermenistan dağları ve sosyal yapı, Fêrîkê Ûsiv’da gelişen edebi kişilik üzerinde belirleyici düzeyde etkide bulunur. 4 yıllık ortaöğreniminden sonra, 1955 yılında Xaçatûr Abovyan Pedagoji Enstitüsü’nde filoloji ve tarih dallarında yüksek öğrenim görür.
Bahsi geçen dönem, Riya Teze gazetesinin, Stalin döneminde kapalı kaldığı 18 yıldan sonra yayın hayatına yeniden başladığı dönemdir. Fêrîkê Ûsiv de şiirlerini ve yazılarını gazetede yayınlamaya başlar. 1960 yılında enstitüdeki öğrenimini bitirdikten sonra, Erivan Radyosu, Kürtçe Servisi’nde Edebiyat Bölümü başkanı olarak çalışmaya başlar. Kaynakların aktardığına göre, Fêrîk işinde dürüst biridir, yalan ve ikiyüzlülükten uzaktır. Fakat etrafında dönen dolaplar sonucu - zamanın radyosunda ve Sovyet sistemi kurumlarında yalan dolan, iftira ve rüşvet yer yer olağandı - Fêrîk, “Dur daha bakalım başıma neler getireceksin...” deyip (1963 yılında) radyodan ayrılır ya da ayrılmak zorunda bırakılır. Bu olay üstüne, bu çarkı ve kendisine yapılan haksızlığı protesto etmek için, “Kime yazıyorum ki?...” diyerek, o güne kadar yayınlanmış ve yayınlanmamış tüm şiirlerini bir çantaya doldurup evinin önünde yakar.
Fêrîkê Ûsiv’ın ilk kitabı Çavkanî, Erivan Radyosu’nda çalışmaya başladığı 1961 yılında yayınlanır. Şiirleri okuyucular tarafından olumlu karşılanır, şairliği beğenilir. Bu kitabının çıktığı sene adeta vasiyet niteliğinde bir şiir yazar. Ve bu şiirinde, “Eğer bir gün ölüm kapımı çalarsa Dibûrî dağının eteklerine gömün beni” der:
Ku mija Pampê mîna karwanan
Bê û di ser min re here aranan –
Huba dilê min,
Derd û kulên min
Bibe aranan,
Qurn û dewranan…
Bu şiiri üzerine, şair bir arkadaşı Riya Teze gazetesinde bir yazı yazar ve “Fêrîkê Ûsiv bu güzel günlerimizi neden görmüyor” diye sorar. Fêrîk de hemen cevap verir, “Sana imreniyorum, ülke derdini bilmiyorsun” der. Enstitüdeki eğitimini tamamlayıncaya kadar Riya Teze’de 22 şiiri ve makalesi yayımlanır. Ez û Cimet adlı şiiri Rusça, Dirûjba Narodovê (Dostiya Civakan, Moskova) adlı dergide yayımlanır, ayrıca yazıları da Kürtçe radyoda okunur. 1957 yılında da Sovyet Kürt şairleri antolojisinde 11 şiirine yer verilir.
Fêrîkê Ûsiv için şiir yazmanın belli bir zamanı olmaz. Gece ya da gündüz, fark etmez, yeter ki şiir yazma hevesine tutulsun. Günün her saatinde yazar. Yazarken yemek yemeyi unuttuğu bile olur. Yazdığı şiirleri beğenmeyince de kâğıtları yırtıp atar. Beğendiklerini ise büyük bir mutlulukla yüksek sesle okur. Saatlerce eski günler, sürgünlükler, ülke hakkında yaşlılarla konuşmayı çok sever. Şiirlerinde hasret, ülke sevgisi ve yurtseverlik konularını yoğunca işler. Ji Mistefa Barzanî Re, Xwîna Miletê Min, Kurdistan, Ji Kurê Min Re şiirleri buna örnek olarak verilebilir.
Kurd im, li kû yî Kurdistan
Wey dîl û bindesta min
Fêrîkê Ûsiv aynı zamanda yetenekli çevirmendi. Radyodan ayrıldığı ve bütün şiirlerini yaktığı 1963 yılında, özellikle kayınpederi Heciyê Cindî’nin teşvikiyle, Sayat-Nova çeviri yarışmasına katılıp, yaptığı güzel çeviriyle Sovyetlerde üçüncülük ödülü alır. Bu dönemde Heciyê Cindî ile birlikte, 1712-1795 yılları arasında yaşamış olan ünlü Ermeni şair Sayat-Nova’nın şiirlerinin çevirisini yayınlar. Çeviri ile ilgili yapılan bir toplantıda, Fêrîk şiir çevirilerini okurken “Bu şiirler ruhumuza yakın olduğu için zorlanmadan çevirebiliyorum” der. Ermenilerin ünlü tarihçisi Morus Hasratyan da, bu toplantıda “Çeviriler çok büyük ustalıkla yapılmış, kolay değil” belirlemesini yapar.
Fêrîkê Ûsiv’ın bütün şiir ve çevirilerini ezbere bildiği söylenir. Yukarıda bahsi geçen yarışmada da ünlü Ermeni sanatçılar karşısında Tu Ji Hingê da Aqilbend î şiir çevirisini okurken büyük alkış alır. Ünlü sanatçı Avêt Avêtisyan, Fêrîkê Ûsiv’i kutladıktan sonra şöyle der: “Sayat-Nova’nın şiirinin çevirisini ezbere okuduğun için çok teşekkür ederim”. Bu takdir ona büyük moral verir. Zira radyodan ayrıldıktan sonra oldukça sıkıntılı bir dönem geçirmişti.
1963-1967 yılları arasında Avedik İsahakyan, Lermondov ve Shakespear’in eserlerini Kürtçe’ye çevirir. Ayrıca 1964’te Gula Elegezê, 1967’de ise Lîrîka adlı kitapları yayınlanır. 1968 yılında kendi köyünde öğretmenlik yapar, okulda Kürtçe dersler vermeye başlar. Haftanın iki-üç günü köyde, diğer günlerinde ise Erivan’daki evinde kalır. 1971’de Moskova’da Rusça yayınlanan Hikayet Der Heqê Bar Mûraz Da adlı kitapta Xewna Mîrmih adlı destanı da yer alır. Bu destanında felsefi düşünceler, ölüm-yaşam diyalektiği gibi konuları işler. İki yıl sonra ise Ûsivê Neviya adlı enfes destanı yayımlanır. 1974’te Yazarlar Birliği’ne üye olur. 1976-1980 yılları arasında köyde bir ev yapıp hayvancılıkla uğraşır. 1977’de ayrıca Narê adlı kitabı çıkar. 1984’te ise Rihana Reso ve Hesretdefter adlı destanları, Sovyetlerden Kürt şair ve yazarlar için basılan Bahara Teze adlı derlemeye alınır.
Fêrîkê Ûsiv, kullandığı her kelimede duyguların derinine inebilmiştir. Bütün şiirleri farklı bir derinliğe sahiptir. Ve şiirlerinden anlaşılıyor ki, çok iyi bir dünya edebiyatı okuruydu. Zaten yaptığı değerli çeviriler de bunu tasdik eder nitelikte. Ama aynı zamanda kendi şiirleri ile Kürt edebiyat dünyasında çok önemli bir yeri bulunmakta, edebiyat araştırmacıları için büyük bir kaynak teşkil etmektedir.
Yaşadığı dönemde hem önde gelen Kürt edebiyatçılarından hem de Ermeni sanatçılardan büyük saygı görür. Örneğin 50’inci doğum günü vesilesiyle yapılan kutlamada Heciyê Cindî, Şekroyê Xudo, Çerkezê Reş, Ehmedê Gogê, Têmûrê Mîro gibi isimler konuşma yapar, Ermenistan Bilimler Akademisi de onun doğum gününü kutlar. Öğrenciler de aynı şekilde şaire karşı sevgi ve saygı besler. Ne kadar mütevazı, hoşgörülü ve engin düşünceli olduğu ise, öğrencileriyle yaşadığı bir anıdan anlaşılıyor: Kitaplarını okuyan bazı öğrenciler bir gün evine geldiğinde, Fêrîkê Ûsiv’ın yaşadığı evi kendilerine göstermesini istemelerine karşılık, ‘önce bir oturun, közlenmiş patates yiyin, size Fêrîkê Ûsiv’ın evini daha sonra gösteririm’ deyince, karşılarındaki kişinin Fêrîk’ten başkası olmadığını bilmeyen öğrenciler, bu durumda kalkıp gitmek isterler. Büyük şair bu kez “Bu ev Fêrîkê Ûsiv’ın evi, ben de Fêrîkê Ûsiv’ım” deyince öğrenciler çok şaşırırlar. O yıllarda da Byron, Goethe, Puşkin, Yesenin ve Hovannes Tumanyan’ın eserlerini Kürtçe’ye çevirir. Hatta öyle ki, şairlikte Puşkin ve Yesenin’i iki büyük usta olarak kabul eder. Onları Kürtçeye çevirdikçe şiire daha bir tutkuyla sarılır. Ne zaman nefessiz kalsa, üzülse hemen Yesenin’i hatırlar:
Ez bi serê te yê ezîz kim,
Ez bi sidqê te yê temiz kim,
Her şurya min bi te dibihure,
Însafa min ya te digire…
Ez jî deman
Ji dest xeman
Bi te re dikim misilhetê...
Fêrîkê Ûsiv, hakkında bir destan yazmayı planladığı ustası Puşkin’in 27 eserini Kürtçe’ye çevirir. Onun için 1987 yılında uzun bir yolculuğa çıkar, Puşkin’in kaldığı ve dönemin Rus şehirleri olan 12 şehir (Rostov, Kişinev, Odesa, Gurzuf, Petersburg, Moskova, Sarsko, Mihaylovsko, Boldino, Piskov, Trigorsko, Dnipropetrovsk) gezer, yorucu yolculuğa rağmen usta bir şairin anısının peşinden adeta bir spiritual oddysey yapar ki bu da Fêrîk’in ne denli büyük ve tutkulu bir şair olduğuna kanıttır.
1996 sonbaharında Nijni Tagil şehrinde oturan kızı Zerê ile torunları Narê ve Alîk’i görmeye gider. Daha önce 1994 kışını da burada geçirir. Ailesinin yanında kaldığı süre içinde (5 ay kalır) hastalıkla çebelleşir. 28 Nisan 1997 tarihinde Erivan’daki evine döner ve şöyle der: “Şükür Tanrıya, evime sağ salim döndüm”. Ancak hastalığı giderek ağırlaşır ve 1 Mayıs gününde hastaneye kaldırılır. 2 gün sonra ise, 3 Mayıs 1997’de Ermenistan’ın başkenti Erivan’da hayata gözlerini yumar. Vasiyeti üzerine Sîpan köyünde, Çiyayê Dibûrî eteklerinde toprağa verilir.
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
Kürt Kültürü üzerine derlenmiş makaleler
biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Haziran 2011 Cumartesi
17 Haziran 2011 Cuma
Efsane Bir Direnisçi Portresi; YADO
Efsane Bir Direnisçi Portresi; YADO / Sêyîdxan KURIJ
Giriş: 1900′lerin başında ulus tanımı üzerine yapılan tartışmalarda önemli taraflardan biri olan Yahudi kökenli yazar Otto Bauer, “ulus kolektif hafızadır”, demişti. Elbette ki bu tanım tek başına ulusu tanımlamak için yeterli değildir, fakat önemli bir belirleme olduğuna katılıyorum.
Ulusların kolektif bir hafızaya sahip oldukları doğrudur. Her ulusun fertlerinin birlikte acı duydukları, tasalandıkları ve birlikte sevindikleri hafızalarında yer edindikleri tarihi olaylar vardır. Bir topluluğun ulus sayılabilmesinde bu ortak ruhsal durumun çok önemli bir yeri vardır. Kürt halkı için bu tür olaylar son derece önemlidir. Örneğin 1925 halk hareketi, Ağrı hareketi, Dersim hareketi, Mahabad Kürt Cumhuriyeti bu tür olaylardandırlar. Bu olaylar gündeme geldiğinde yüreği burkulmayan Kürt hemen hemen yok gibidir. Bu ruhsal durum insanların ideolojik tercihlerinden bağımsızdır. İşte kolektif hafıza denen şey bu olsa gerek.
Kürdistan’ın diğer parçaları üzerine bu konuda fazla bir şey söyleyebilecek durumda değilim. Ancak devletin ideolojik aygıtlarının ve Türk sol hareketinin de ideolojik hâkimiyetinden dolayı kuzeydeki Kürt hareketi bu tarihi hafıza konusunda oldukça zayıf bir konumda idi. 1980 cuntasından sonra önemli sayıda Kürt siyasi kadrosunun ve aydınının önce Ortadoğu’ya, oradan da Avrupa’ya gitmesi Kürt aydınlanma hareketinde yeni bir süreci başlattı. Ortadoğu’ya ve özelikle Suriye’ye giden Kürt aydınları burada birinci kuşak Kürt milliyetçisi olan (Buradaki milliyetçi kavramı Kürdistan’ın özgürlüğü için mücadele edenler için kullanılıyor) ve 20. yüzyıldaki bütün Kürdistan’ın özgürlüğü hareketinde aktif yer almış Kürtlerin (Badırxaniler, Cemilpaşazadeler, Memduh Selim, Nuri Dersimi vs) izlerine rastladılar. Bu aydın- araştırmacılar Avrupa’da çalışmalarını sürdürdüler. Bu çalışmaların sonucu 1990’lı yıllardan sonra yakın dönem Kürdistan tarihi ve Kürt hareketleri konusunda oldukça ciddi çalışmalar yayınlandı. Bu yayınların sonucu birçok Türk araştırmacı da 20. yüzyıldaki Kürt hareketleri konusunda objektif değerlendirmeler yapmak zorunda kaldı. Deyim yerinde ise devlet bu alanda yenildi. Artık devletin resmi sözcüleri dahi Kürt hareketleri hakkında temkinli konuşmak zorunda kaldılar.
Fakat ne yazık ki son yıllarda içinde Kürt aktüerlerin yer aldığı bir program ile tekrar 20. yüzyıldaki Kürt hareketlerine saldırılmaya başlandı. Tekrar Cumhuriyetin ve Kemalizm’in kutsandığı, Kürt hareketlerinin ilerici cumhuriyete karşı gerici hareketler, cumhuriyete henüz alışmamış ve eski rejimi arayanların hareketleri olarak niteleyen 80 yıllık devletin tezleri piyasaya sürülüyor. Bu program ile Kürt ulusunun kolektif hafızasına saldırılıyor, Kürtlerin beyni esir alınıp tarih bilinci yok edilmek isteniyor. Elbet bu program karşısında Kürt araştırmacıların yapmaları gerekenler vardır.
Biz burada uzun uzun Kürdistan tarihini anlatmak istemiyoruz. Kürdistan tarihi bugüne kadar daha çok kronolojik olarak yazıldı. Ne yazık ki Kürtlerden yetkin, bilimsel formasyona sahip tarih felsefecileri yetişmedi. Bu alan henüz bakirdir ve uzmanlarını bekliyor. Bu konuda birkaç şey söyleyip asıl konuma geçmek istiyorum.
Bilindiği gibi, 15. yüzyılda İdris Bitlisi’nin arabuluculuğu ile Kürt Mirleri ve Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim arasında bir antlaşma yapıldı. Kürt hareketi son döneme kadar bundan dolayı İdris Bitlisi’yi hain olarak niteliyordu. Ancak son yıllarda bu anlayışta bazı değişiklikler olduğu gözleniyor. Kanımca İdris Bitlisi’yi hain olarak değerlendirmek olaya fazlaca kaba yaklaşmanın bir sonucudur. Olguları kendi somut tarihsel koşulları içinde değerlendirmeyip, bugün bulunduğumuz yerden ele alınca bütün yönleri ile kavramak mümkün olamaz.
Sözünü ettiğimiz bu antlaşmadan sonra Kürdistan Mirleri otonom bir statüye kavuştular ve bu durum 18. yüzyıla kadar sürdü. Avrupa´da Buharlı makinanın icadı ile sanayileşme dönemi başladı. Sanayi ve ticaretin gelişimi ile Burjuvazi denen yeni bir sınıf ortaya çıktı. Bu sınıf feodallerin ayrıcalıklarına son vermek, serbest dolaşım, serbest ticaret, kölelerin özgürleşmesi gibi, vatandaşların kanun önünde eşitliği ve daha başka şiarları ile halkı da arkasına alarak tarihte Fransız devrimi denen o büyük kalkışmayı gerçekleştirdi. Böylece eşitlik, özgürlük ve kardeşlik şiarları Fransa’dan bütün dünyaya yayıldı. Ayrıca ve en önemlisi de bu sınıf feodal bölünmüşlüğü gelişmesinin önünde bir engel olarak gördüğü için bu bölünmüşlüğü ortadan kaldıracak merkezi devletler (Ulus-Devlet) kurdu. Avrupa’daki Ulus-Devletlerin çoğu bir prensin diğer prensliklere boyun eğdirerek kendi boyunduruğu etrafında birleştirmesi ile kuruldular.
Osmanlı İmparatorluğu bu gelişmeye ayak uyduramadı. Uluslaşma prosesinin etkisi ile Osmanlının boyunduruğunda olan birçok balkan halkı (Yunanlılar, Bulgarlar) ve Araplar imparatorluğa baş kaldırıp kendi devletlerini kurdular. Osmanlı devleti bir taraftan toprak kaybının getirdiği korku diğer tarafından merkezileşme ihtiyacı duyması ve Avrupa da başlayan sanayileşmeye ayak uydurabilmesi için ihtiyacı olan sermayeyi sağlamak nedeni ile Kürdistan Mirlerinin otonom yapılarını ortadan kaldırmaya ve Kürdistan’ı direkt kontrol etme politikalarına yöneldi. Babı-Ali hem Kürdistan’dan topladığı vergiyi (haracı) artırdı hem de Kürtlerden Osmanlı ordusuna daha fazla asker vermeleri talebinde bulunmaya başladı.
Dünyada esen Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik şiarlarından ve de uluslaşma prosesinden Kürtlerin etkilenmemsi mümkün değildi. Bir taraftan Osmanlı’nın baskısı, diğer taraftan uluslaşma prosesinin etkisi ile Kürt Mirleri de Avrupa’daki prensler gibi kendi devletlerini kurma girişiminde bulundular. Kürdologlar ilk Kürt Ulusal hareketi olarak 1906 yılındaki Abdurrahman Paşa kalkışmasına işaret ediyorlar. Bu hareket bir Mir’in önderliğinde dir. Mirlerin önderliğindeki en son Kürt ulusal hareketi Cızira Botan Miri Bedirxan Paşa önderliğindeki harekettir. Bilindiği gibi Bedirxan Paşa diğer aşiretler ve diğer Mirler ile ittifak kurup kendi önderliğinde bir Kürt devleti kurmak amacı ile harekete geçiyor. Batılı devletlerin de yardımı ile Osmanlı İmparatorluğu bu hareketi eziyor. Osmanlı ordusunun danışmanı Alman general Moltke, hareketi ve bastırılmasından sonra Osmanlı ordusunun yaptığı katliamı mektuplarında detaylı olarak anlatıyor. Bedirxan Paşa yenilgiden sonra sırası ile İstanbul, Girit ve Şam’da zorunlu ikamete tabi tutuldu. Bu yenilgi ile birlikte Kürdistan’da Mir’lerin hakimiyeti son buldu.
Bundan sonraki ulusal hareketlerde belli bir süre önder olarak şeyhleri görüyoruz. Kürdistan’da Mir’lerden boşalan otorite boşluğunu Osmanlı devletinin memurlarından çok, şeyhler dolduruyorlar. Şeyhler Mir’lere nazaran daha avantajlıdırlar. Mirlerin otoriteleri beli bir coğrafik alan ile sınırlı idi, oysa şeyhler aşiretler üstü bir kuvvet olarak daha geniş bir alanda otorite sahibi olabiliyordular. Şeyhler Kürdistan’ı sürekli dolaştıkları için daha iyi tanıyorlar ve halk ile daha sık ilişkiler kurabiliyorlar. Bu dönemdeki şeyhler ve aşiret önderleri arasındaki ilişkiler ayrı bir yazının konusu olabilir. Tarikatların ve özelikle Nakşibendi tarikatının Kürdistan’da çok yaygın bir etkinliğe sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Zaten Nakşibendi tarikatının kurucusu da Mevlana Halid-i Kurdî isimli bir Kürttür. Şeyhlerin önderliğindeki ilk ulusal hareket Şeyh Ubeydullah Nehri önderliğindeki kalkışmadır. Bu hareket ile Kürtler ilk defa Kürdistan’ın iki parçasında ve iki düşman devlete karşı direniyorlar. Şeyh Ubeydulah o zaman İngilizlere gönderdiği bir mektupta hem millet tarifi yapıyor, hem de Kürt milletinin istemlerini dile getiriyor. Burada dikkat çekici olan Ubeydulah’ın o zaman sosyolog Durkheim’in millet tarifine benzer bir tarifi yapmasıdır. Şeyh Ubeydulah’ın önderliğindeki hareketin yenilgisinden sonra Kürdistan’da yeni bir dönem başlıyor.
Daha sonraki dönemde Abdulhamit ince bir politika ile İstanbul’da aşiret mektepleri açıyor ve Feodallerin çocuklarını bu okullarda topluyor. Abdulhamit’ in bu politika ile istediği sonuca tam olarak ulaştığı söylenemez. Çünkü bu okullarda okuyan birçok Kürt dünyada esen uluslaşma rüzgârının etkisi ile Kürt ulusalcısı olarak karşımıza çıkıyor. İkinci Meşrutiyetten sonraki özgürlük ortamından yararlanarak Kürt Dernekleri kuranların, Kürt gazete ve dergileri çıkaranların çoğu bu çocuklar arasından çıkıyor. Artık Kürt toplumunda önce İstanbul’da olmak üzere yavaş yavaş örgütlü mücadele dönemi başlıyor. İlk örgütler İstanbul’ da kuruluyorlar ve Kürt ismi ile faaliyetlerini yürütüyorlar. Burada dikkat edilmesi gereken nokta henüz Kürdistan adının kullanılmıyor olmasıdır. Kürdistan adı ancak 1918′den sonra kurulan örgütlerde kullanılmaya başlıyor, Kürdistan Teali Cemiyeti gibi. 1918′den sonra Kürt hareketinde Örgüt önderliği dönemi başlıyor. Bu genellemenin dışında kalan olaylar vardır elbette (Şeyh Mehmud Berzenci ve Simko hareketi gibi). Her ne kadar Koçgiri halk hareketi direkt bir örgütün önderliğinde olmasa da, hareketin önderlerinden Haydar Beyin ve harekette önemli bir rolü olan Dr. Nuri Dersimi’nin Kürdistan Teali Cemiyeti üyeleri olduğu biliniyor.
1925 Hareketi
Tabi Kemal ekibi kazanınca da ülkeyi terketmek zorunda kalıyorlar. Seyh Said’in oğlu Ali Rıza İstanbul’a gidip bazı görüşmelerde bulunuyor. Hatta yenilgiden sonra kurulan Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’nde Şeyh Abdulkadir ve arkadaşları bu görüşmeler bahane edilerek idam ediliyorlar. Zinar Silopi (Kadri Cemilpaşa)’nın Doza Kurdistan isimli kitabında verdiği bilgiye göre daha sonra Zinar Silopi “AZADİ” örgütünün Diyarbakır sorumluluğunu üstleniyor. Ayrıca Çermikli Doktor Fuat’ın da Şeyh Said ile yakın ilişkileri bulunuyor.
Bilindiği gibi “AZADİ” örgütünün yöneticileri Cıbranlı Miralay Halit Bey ve Bitlis Miletvekili Yusuf Ziya tutuklanınca, devlet yetkilileri Şeyh Said’i de ifade için çağırıyorlar. Fakat Şeyh Said ifade vermeye gitmiyor, aksine Kurdistan’ı dolaşmaya çıkıyor. Şeyh Said’in ilk uğradığı yerlerden biri Cebaxçor dur. O Cebaxçor’da meşhur aydın ve Azadi üyesi Tayip Ali, Şeyh Şerif, Yado (Yadin Mehmud Ebas), Şeyh Evdilayê Melekan, Çan Şeyhleri ve bölgenin ileri gelenleri ile görüşüyor, oradan Daraheni’ye, oradan da Piran’a geçiyor.
AZADİ örgütünün Cebaxçor sorumlusu Teyip Ali’dir. Tayyip Ali daha önce İstanbul’da okumuş ve öğrenciliği esnasında 1912’de kurulan Hêvî Kürt talebe cemiyetine üye olmuştur. Yani Tayip Ali İstanbul’da Kürt hareketi ile tanışmıştır ve hareket içinde faaliyet yürütmüştür. Şeyh Seid Cebaxçor’a geldiğinde Tayip Ali “Fahran” nahiye müdürlüğü görevinde idi.
O dönemde Cebaxçor idari olarak Bitlis vilayeti Genc sancağına bağlı bir kazaydı. Bu kazanın merkezinin adı Çolig idi. Çolig’ın idaresi Mutevelizadeler (Key Mutêliyûn) elinde idi. Tayip Ali bu aileden idi. Ayrıca bu aileden İsmail Hakkı da Kürt hareketi içinde aktif idi.
Tayip Ali daha önce Erzurum ve Amed’deki Azadi komiteleri arasında koordinasyonu sağlıyordu.
Piran’da 1925 yılının Şubat ayında Şeyh Said’ın kardeşi Abdurrahman’ın evinde Türk jandarmalarının çıkardıkları bir provakasyon ile tarihe 1925 halk hareketi olarak geçen hareket başlıyor.
Yado Hakında Yapılmış Çalışmalar
Bu yazının amacı 1925 Kürt halk hareketini yazmak değildir. Amacımız 1925 Kürt halk hareketinde önemli bir rol almış Elazığ cephesi askeri sorumlusu YADO’yu anlatmaktır. 1925 Kürt Halk Direnişi’nde çok önemli bir rol almış, Elazığ bölgesinin askeri sorumluluğunu yapmış halk kahramanı Yado üzerine çok az şey biliniyor. Yado’yu anlatan ilk yazılı eser Mir Kamuran Bedirxan’nin 1937 yılında Almanca yayınladığı “Der Adler des Kurdistans – Kurdistan’ nın Kartalı” adlı romanıdır. Mir Kamuran Bedirxan Yado ile Suriye de Hoybûn örgütünün kuruluşu esnasında kısa bir sürede olsa görüşmüş idi. Zira Yado ve Bedirxan kardeşlerin birlikte çekilmiş fotoğrafları mevcuttur. Ancak Kamuran Bedirxan’ın anlattığı roman kahramanı bire bir Yado’ya denk gelmiyor. Yazar romana kendi fantazilerini serpiştirmiş. Çünkü bu romanda Kamuran Bedirxan kahramanına 1930’da Hoybûn’un önderliğinde sürdürülen Ağrı direnişinde de önemli bir yer veriyor. Oysa o tarihte Yado’nun Ağrı direnişinde yer almadığını, alamadığını biliyoruz. Yine Veteriner Dr. Nuri Dersimî de “Kurdistan Tarihinde Dêrsim” adlı kitabında Yado’dan bahsediyor. Ayrıca Kadri Cemil Paşa’nın Zınar Sılopi ismi ile yazdığı “Doza Kurdistan”da Yado’nun bir fotoğrafına yer vermiş ve altına Yado Ağa yazılmıştır. Gerçekte Yado ağa değildir. Genel Kurmay Başkanlığının yayınladığı “Cumhuriyet Döneminde Kürt İsyanları” isimli kitapta da Yado ve arkadaşlarından söz ediliyor.
Ayrıca T.C devletinin bazı belgelerinde de Yado’dan söz ediliyor. Örneğin 24.10.1928 tarihli Mardin Valisi Tefik Hadi tarafından devlet yetkililerine yazılan bir rapora göre Yado Sitewrê çevresinde bir karakol basıp ele geçirdiği silahlar ile Suriye’ye geçmiştir. Yine 09.07.1929 tarihli bir belgeye göre Yado Halep’te Ekrem Cemilpaşa ile birlikte bir otelde kalıyor ve Kör Hüseyin Paşayı Kuzey Kürdistan’dan (Sêrê Xet) Güney Kürdistan’a (Binê Xet) geçiriyor. Ümumi Müfetişliğin bir raporuna göre ise Yado 16.09.1929’de 20 kadar arkadaşı ile Bin Xet’den gelip Diyarbakır üzerinden Palo tarafına geçiyor.
Daha önce Bingöl ve çevresindeki yaşlı insanlardan yararlanarak Yado üzerine Kirdki (Zazaca) yazdığım bir yazı Medya Güneşi ve Armanc dergilerinde yayınlanmıştı. Yine YADO’nun üvey kızı Dilşa Hanım ile yaptığım bir roportaj HÊVÎ gazetesinin 12 Nisan 1997 tarihli 21. sayısında yayınlandı. Benim röportajımdan sonra HÊVÎ’nin 22. sayısında Hukukçu – Yazar Osman Aydın’da Yado üzerine bir yazı kaleme aldı. Yazar ve Şair W. K. Merdimîn’ın Yado ve o Şeyh Şerîf ile ilgili yaşlı Bingöllüler ile yaptıkları bir kaç röportaj Vate dergisinde yayınlandılar. Yine Vate dergisinin 16. sayısının arka kapağında Yado ve Hûsê Begûn’un olduğu ve büyük ihtimalle Suriye’de çekilmiş 4 kişilik bir resim yayınlandı.
Daha sonra 2005 yılında Almanya’da yayınladığımız Peyama Kurd gazetesinde Mehmud Arif Ayçiçek YADO Û TELLÎ isimli bir yazı yazdı. 2007 yılında Orhan Zuexpayij www.welatparez.com sitesinde Cebaxçurdan Bir Portre: YADO isimli uzun bir yazı yayınlattı.
Dilşa Hanım Yado’nun ilk eşi Rabia Hanım’ın kızı dır. Rabia Yado ile uzun yıllar dağlarda yaşadıktan sonra şehre geliyor. Rabia Hanım daha sonra sırası ile Elazığ, Kayseri ve Dersim olmak üzere 10 yıla yakın sürgünde yaşıyor. Oğlu Çerkez Dersim de bir asker tarafından öldürülüyor. Sürgün cezasının sona ermesinden sonra Rabia Hanım Bingöl’e geliyor. O Bingöl’e geldikten sonra Şarge (Yolçatı) köyünden Ali Can (Eli El) ile evleniyor, daha sonra Simani (Kale Önü) den Mahmut Aymaz (Mehmud Qazi) ile evleniyor. Ne zaman vefat ettiğine dair bilgi yok elimizde.
Son 10-15 yıldır bu konu üzerinde çalışıyorum. Bu süre zarfında Bingöl’ün Şarge (Yolçatı) köyünde Şeyh Şerif ve Yado kuvvetlerine katılmış Elazığ’da yakalanıp 7 yıl değişik cezaevlerinde yatmış Hacı Zülfü ile 1994’te Şarge’de görüştüm ve bu görüşmeyi o zamanki AZADİ gazetesinde yayınlattım. Daha sonra Yado’nun üvey kızı Dılşa ve daha başka akrabaları ile YADO’ yu veya arkadaşlarını görüp konuşmuş birçok insanla görüştüm.
Hem Yado’nun eşi TELLİ ile aynı köyden olmamız hem de bizim bölgenin 1925 Halk Hareketi’nden çok etkilenmesi sonucu bizim çocukluğumuz Şeyh Said ve YADO ile ilgili kahramanlık hikayeleri dinleyerek geçti. Kişiliğimizin şekillenmesinde, yurtseverlik duygularına sahip olmamızda ve de ulusalcı bir ruha sahip olmamızda bu çocukluk döneminin anlatımları belirleyici oldu. YADO bizim için bir masal kahramanı idi. 1925 halk hareketinin ezilmesinden ve silahlı Kürt kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra , askerler bizim köyü (KUR) basıp yakıyorlar ve hile ile teslim aldıkları 33 kişiyi gerek kurşunlayarak gerekse süngüleyerek öldürüyorlar. Devlet’in estirdiği bu terör sonucu bölgede yakılıp yıkılmayan, şehit vermeyen köy hemen hemen yok gibi. Devletin yaptığı bu zulüm bizlere sürekli anlatıldı.
Yado Kimdir?
Yado’nun ilk eşi kendi akrabası olan Rabia dır. İkinci eşi ise Bingöl’un Kur köyünün mezrası Qeldar köyünden Ezimşêr’in kızıdır. Telli’nin iki kardeşi Hüseyin ile Mehmedi de Yado ile birlikte idiler. Telli’nin ailesi bölgede “Key Ezimşêr” olarak tanınır.
Birinci Dünya savaşında Ruslar Karlıova ile Bingöl arasındaki Sêxiye (Çobantaşı) ve Arçuk (Alatepe) köylerine kadar geliyorlar. Şimdi oranın ismi Şeref meydanı dır. Yado 1916-17 yıllarında Şeyh Şerif’in alayında görev alıyor. Alay da erzak yokluğundan açlık baş gösteriyor. Bunun üzerine Yado gidip Rus askeri depolarından erzak getirmeye çalışıyor. O bu esnada Ruslara esir düşüyor, sonra nöbetçinin uyuduğu bir esnada kaçıyor.
1924 yılında Çolig de savcı ile kaymakam arasında bir problem ortaya çıkıyor. Bu esnada savcının evi soyuluyor, bu olaydan Yado sorumlu tutuluyor. Ondan dolayı da firari durumuna düşüyor. Yado firar olduğu dönemde en çok Telli’nin ailesi kendisine sahip çıkıyor. Telli’nin iki kardeşi Huseyni ve Mehmedi Yado’nun firar olduğu dönemden son çatışmaya kadar yanında kalıyorlar. Telli’nin kardeşleri Yado’nun en yiğit ve en çok güvendiği silahşörlerdendirler. Huseyni kendi köyleri olan Qeldar ve Çekan köyü arasındaki bir bölgede öldürülüyor. Mehmedi ise en çatışma olan Mistiyan – Botiyan bölgesindeki çatışmada öldürülüyor.
Yado’nun Çerkez ve Filit adlarında iki oğlu vardı. Çerkez annesi Rabia ile birlikte Dersim’de sürgünde iken bir asker tarafından öldürülüyor. Filit Bingöl belediyesinde işçi olarak çalışıyordu. Belediyeden emekli olduktan bir süre sonra Bingöl’de öldü.
1925 Kürt Halk Hareketinde Yado’nun Rolü
15 Şubat 1925’de Şeyh Said Genç’e (Dara Hênî) geliyor ve Zikte’den Valêr Sadiq Beg, Girnos’dan Selîm Axa, Dara Hênî’dan Yusuf Axa ve Kupar’dan Derwêş Axa’nın desteği ile şehri ele geçiriyor ve Dara Hênî’yi başkent ilan ediyor. Modan’lı Feqî Hesen Genç valisi olarak tayin ediliyor. Yado ve arkadaşları 16 Şubat’da Çewlig’in (Bingöl) kontrolünü ele geçiriyorlar. Daha sonra Şeyh Şerif, Şeyh Hasan, Şeyh İbrahim, Şeyh Mustafa ve Yado Arif Farıs’ın evinde bir araya gelip Palu-Elazığ, Erzincan-Kığı cephelerinin organizesi konusunda kararlar alıyorlar. Şeyh İbrahim Çebaxçor kaymakamı olarak atanıyor.
Yado ve Şeyh Şerif Palu- Elazığ cephesinin sorumluluğunu üstleniyorlar.
Onlar köylerden silahlı güç toplayarak Elaziğ’ a doğru yola çıkıyorlar. Bu cephede Sadîyê Telho, Şeyh Şerif’in kardeşi Şeyh Husên, Far Şêm, Memiş Qas, Sarcanlı Resul Axa, Hor köyünden Şerif Şêr gibi bölgenin önemli şahsiyetleri görev alıyorlar. Kürt kuvetleri Palo’yu cidi bir direniş olmadan ele geçiriyorlar (21 Şubat 1925). Musyanlı Derwêş Nuri Palo kaymakamı olarak tayin ediliyor.
Elazığ Valisi Hilmi Bey Kürt güçlerini Fırat Suyu’nun karşı kısmına geçirmeme amacıyla Havik Köyü’ne takviye birlikleri gönderiyor. Ancak gönderilen birlikler Şeyh Şerif birlikleri karşısında direniş gösteremeyerek kısa zamanda dağılıyorlar. Dağılan tüm birliklerle irtibatı kesilen vali, 23 Şubat 1925 günü sabahı durumu öğrenmek üzere makam arabasıyla oğlunu Havik’e gönderiyor. Bir zaman sonra geri dönen haberci, Türk birliklerinin Kürt direnişçileri karşısında tutunamayarak dağıldığını, Şeyh Şerif birliklerinin ise Elaziz’e 20 km uzaklıktaki Habusu Köyü’ ne doğru ilerlemekte olduğunu bildirir. Bunun üzerine Vali, Osman Bey kumandasındaki topçu, mitralyöz ve süvari birliklerini, Hüseynik’in doğusundaki Karakaya Tepesi’nden, Kesirik Köyü’ne kadar uzanan hat üzerinden mevzilendirir. Bu birlikler gelenleri şehre sokmamaya çalışırlarsa da, çıkan çatışma sonucu mevzilerini terk ederek kaçmak zorunda kalırlar. Kürt güçleri Doğu ve Güneydoğu istikametinden Elaziz’e girerken, Şeyh Şerif de kurmaylarıyla Hüseynik’e gidip Hasan Hayri Bey’in evine konuk olurlar.
Şeyh Şerif Hasan Hayri ile birlikte Dersim’e aşağidaki şu kısa telgrafı çekiyorlar:
“Sukunetinizi koruyun, yakında bir heyet ile Dersim’e geleceğiz. Başarılar.”
6 Mart 1925
Elaziğ Cephesi Komutanı Eski Dersim Miletvekili
Şeyh Şerif Hasan Hayri
25 Şubat günü Şeyh Şerif Malatya’ya hareket hali içerisindeyken, Hüseyin Doğan desteği ile Hozatlı Albay Hıdır Emre kumandasında toplanmış iki bin Dersimlinin direnişçilerin hareketine karşı savaşmak üzere Peri Suyu’nu geçtikleri şaiyası Şeyh Şerif’e iletiliyor. Bu haber kısa zamanda tüm şehirde yaygınlaşıyor
Bu arada Harput’un altındaki Huseynik köyündeki askeri cephane de büyük bir patlama oluyor ve bu patlama bu bölgedeki birçok insanın ölümüne neden oluyor. Bu olay hareketin önderleri arasında tartışmalara yol açıyor ve hareketin önderleri arasında çelişkiler ortaya çıkıyor. Bunun üzerine başıbozukluk başlıyor. Şeyh Şerif ve YADO maalesef bu başıbozukluğun önüne geçemiyorlar. Kâzım Paşa bu durumdan faydalanarak Malatya üzerinden Elazığ’ a saldırıyor ve Elazığ’daki Kürt kuvvetlerinin Diyarbakır ile ilişkisini kesiyor. Şeyh Şerif mecburen Palo’ya doğru geri çekiliyor. Daha önce Kürtleri destekleyen Elazığ halkı Kâzım Paşa’nın kuvvetleri ile birlikte Kürtleri takibe çıkıyor. Palu ovasında Kürt Güçleri ile Kâzım Paşa güçleri arasında ciddi çatışmalar yaşanıyor.
3 Nisan 1925 tarihinde Bingöl’ün yakınındaki Mendo Boğazında Kürtler Türk ordusunun önünü kesiyorlar. Türk Ordusunun kuvvetleri burada çok sıkışıyorlar ve birkaç defa teslim olmak istiyorlar fakat daha sonra Şadi aşireti lideri Necip Axa (Necip Axayê Wexî) Türk ordusunun imdadına yetişiyor. Kürt güçlerinin cephanesi de azaldığından geri çekilmek zorunda kalıyorlar. Şeyh Şerif 8 Nisan 1925’de Bingöl çevresinde bazı işbirlikçilerin yardımı ile Bingöl’ün Metan köyünde Türk Güçleri tarafından yakalanıyor. Şeyh Said ve arkadaşları da yüzbaşı Kasım’ın ihaneti sonucu Varto yakınlarında yakalanınca artık Kürdistan’da şiddetli bir devlet terörü başlıyor. Onbinlerce Kürt öldürülüyor köyler yakılıp yıkılıyorlar. Ülke bir viraneye çevriliyor. Fakat diğer taraftan da Kürtlerin direnişi sürüyor.
İşte bu direnişin en önemli önderlerinden biri Elazığ Cephesi askeri sorumlusu YADO (Yadin Mehmud Ebas)’ tır.
1925 Halk hareketi Diyarbakir’deki idamlardan sonra bıçakla kesilir gibi kesilmiyor, aksine hareket uzun bir süre partizan savaşı biçiminde sürüyor. YADO Mendo boğazındaki geri çekilişten sonra arkadaşları ile dağlara çekiliyor. Bölgede partizan savaşı sürdüren başlıca guruplar şunlardır:
Yado gurubu, Heseni Bego’un gurubu, Şêx Husên gurubu, Sahdin Telhê, Botiyanli Umerê Faro gurubu ve Şeyh Tahar gurubu. Bu bir süre Bingöl-Karakoçan-Palo bölgelerinde kalıyorlar.
Yukarda belirttiğimiz gibi devlet güçleri nasılsa direniş kırıldı, bütün engeller ortadan kalktı diye geçtikleri her yeri yakıp yıkıyorlar. Bütün direnişlerden sonra olduğu gibi bu defa da devlet direnişçilerin aile ve çocuklarıyla yakın akrabalarını sürgüne yollamaya başlıyor. Başta direnişe katılan Çan Şeyhleri’nin aileleri olmak üzere, Bingöl ve çevresinde direnişi sürdürenlerin aile ve akrabaları bir yerde toplatılıyorlar. Yado ve diğer guruplar derhal harekete geçerek Fahran nahiyesinde bu aileleri kurtarmak için devlet güçlerine saldırıyorlar. Yado bu çatışmada yaralanıyor ve Akrak’dan Ömer Zek vuruluyor.
Aileleri toplamanın bir amacı da dağdaki direnişçilerin gelip teslim olmalarını sağlamaktır. Bu tedbirler yetmeyince devlet halkın içinden satın aldıkları bazı kişileri, direnişçilere karşı kullanıyor. Bu işbirlikçilerin içinde eskiden direnişçiler ile beraber olan bazı Kürtler de var. Halk arasında bu işbirlikçilere “Çeteyê Hıkumati” veya “Milis” deniyor. Bu yapı Hamidiye Alayları döneminde kalma devletin Kürdü kürde vurma politikasının bir devamı dır. Aynı politika bugün köy koruculuğu biçiminde devam ediyor. Bu çeteler yerli oldukları ve araziyi iyi bildikleri, ayrıca da bir kısmı daha önce direnişin içinde yer aldıkları için Kürd direnişçilerine çok büyük zararlar veriyorlar.
Başta Yado’nun gurubu olmak üzere Şeyh Husên ve Heseni Begon gurupları Mendo, Kirron ve Xezik çatışmalarında ortak hareket etmelerinden dolayı Türk ordusuna büyük kayıplar veriyorlar. Fakat şartlar gittikçe zorlaşıyor. Devlet köyleri yakıp yıkıp boşaltıp direnişçilerin barınma imkanlarını ortadan kaldırmaya çalışıyor, hem de onların aile fertlerini ve akrabalarını yakalayıp sürgüne göndererek, direnişçileri teslim olmaya zorluyordu. Bu şartlarda kışı ülkede geçirmek imkansız gibi idi.
Yado ve diğer guruplar 1926 yılının sonbaharında Guewdere’nin Xeylan köyünde toplanıp, “Bın Xete” Suriye’ye gitme kararı alırlar. Bu karar sonucu idam edilmiş, hapishanelerde olan ve direnenlerin aileleri ile birlikte 500 kişi ile birlikte “Bın Xete”e doğru yola koyuluyorlar. Karacadağ’ın Çelbiran köyü yakınlarında askerler ile çatışma çıkıyor. Askerler ansızın ateş ettiklerinden hemen 32 at ölüyor. Kürt direnişçiler büyük bir kahramanlık sergileyerek Türk alayını dağıtıyorlar, askerler ağır makinalılarını bırakıp kaçıyorlar. Böylece kafile yolla devam ediyor. Burada Qarabeganlı Mela Hesen şehid düşüyor.
Bu kafile de Yado’nun dışında Hesenê Begon ve eşî, Husênê Begon, Şêx Mistefayê Çun, Guenîk Axaları, Şeyh Şerif’ın yegeni Giyasettin, Şeyh Abdurrahman gibi Kürt direnişçileri de vardı.
Kürt kafile 600 km lik çatışmalar ile geçen zorlu bir yürüyüşten sonra Suriye’ye varıyorlar. Suriye o zaman Fransa’nın mandası idi. Kürt direnişçilerini karşılayan Halep Valisi hepsinden silahlarını teslim etmelerini istiyor. Fakat Yado “biz silahlarımızı teslim etse idik, Türklere teslim ederdik, buralara kadar gelmezdik, biz bir milletin davasını savunuyoruz” diyor. Suriye yöneticileri onları değişik yerlerde ikame ediyorlar.
Yado burada da siyasi faaliyetlerini sürdürüyor. Değişik kaynaklardan aldığımız bilgilere göre Yado, Hoybûn örgütünün kuruluş çalışmalarına katılmıştır. Araştırmacı Yazar M. Malmisanij’ın Bedirxaniler üzerine yazdığı Cizira Botanlı Bedirxaniler isimli kitapta Memduh Selim, Celadet Ali Bedirxan, Kamuran Bedirxan, Yado ve Husênî Begon’un birlikte çektirdikleri bir resim var. Bu resim büyük ihtimalle Suriye’ de Hoybûn çalışmaları esnasında çekilmiştir. Av. Osman Aydin’ın yazdığına göre, Yado 1927 yılının sonlarında Karakoçan’ın Himan (Çavuşyolu) köyüne geliyor ve Osman Ağa’da misafir kalıyor. Yado bu gelişinde Hoybûn örgütüne ait bazı yazılı belgeler ve bir Kürdistan bayrağı getiriyor. Sahdiyê Telhe’nin hanımı Cemile hanım da Yado ile birlikte 1927 Ağustos ayında bugünkü Lübnan topraklarında Beyrut yakınlarında bir kasaba’da yapılan Hoybûn kongresine katıldığını anlatmıştır.
Sahdiyê Telhê hem Suriye’de Yado ile birlikte kalmış, hem de ülke içinde uzun süre Yado ile birlikte partizan savaşında yer almıştır. Telhê Karlıova’ının Tokliyan köyünden, Cibril aşiretinden dir. Telhê yapılan bir ihbar sonucu evinde bulunan Hoybûn örgütüne ait bazı belgelerden dolayı 1942 yılında Sivas’ta kurşuna dizilmiştir. Cemile Hanım’da Sivas’dan geldikten sonra önce Cebaxçor’da Cemal Elçi ile daha sonra da Haci Temur Beki ile evlendikten sonra 1960 yılında Hicaza gidip, orada vefat etmiştir.
Hoybûn, o dönem Lübnan’da sürgünde bulunan Kürt aydınları, Şeyh Said hareketinden sonra Suriye’ye geçen hareketin önderleri ve diğer Kürt ileri gelenleri tarafından kuruluyor. Hoybûn’un kuruluş toplantısına İngiliz ve Fransızların engelinden dolayı Şeyh Said’in oğlu Şeyh Ali Rıza katılamıyor. Şeyh Ali Rıza’yı temsilen amcası Şeyh Mehdi ve Şeyh Said’in katibi Liceli Fehmi Bilal’ı toplantıya gönderiyor. Fakat Şeyh Ali Rıza ve taraftarları Hoybûn’da aktif olarak yer almıyorlar. O dönemdeki Kürt aydınlarının hatıralarına baktığımızda bunun nedeni, Şeyh Ali Rıza’nın 1929 afından yararlanarak Türkiye’ye dönmek istemesidir. Ali Riza’nın oğlu M. Fuat Fırat, babasından aktararak bunun nedeninin Ermeniler ile yapılan ittifakın bazı maddelerine yapılan itiraz olduğunu iddia ediyor.
Yado büyük ihtimalle Hoybûn’un verdiği görev üzerine kalabalık bir gurup ile ülkeye giriş yapıyor. Gurubun siyasi sorumlusu Sahdiyê Telhê, yardımcısı Husênî Begon ve askeri sorumlu Yado dur. Yado’nun üvey kızı Dılşa hanım ve sayin Osman Aydın’ın verdiği bilgilere göre Yado 17 arkadaşı ile birlikte 1927 kışını Karakoçan’ın Oxçiyan köyünün Dolan mezrasında geçiriyor. Yine Yado bu seferinde Karakoçan’nın Himan (Çavuşyolu) köyüne gelip, Osman Ağa’ya misafir oluyor ve Osman ağa’ya. Hoybûn cemiyetinin bazı belgelerini ve Kürdistan bayrağını veriyor.
Yado’nun Akıbeti
Yado’nun akıbeti konusunda çok farklı spekülasyonlar var. Bu konudaki bilgilerimiz kesin olmadığından, burada Yado ile uzun süre dağlarda kalmış Telli’nin akrabası Meh Evd’in, Yado’nun son dönemi ile ilgili anlatımlarını aktarmak istiyorum. Meh Evd aftan yararlanıp teslim olmuştu ve daha sonra yaşamını Bingöl’ün Hepsor köyünde geçiriyor. Meh Evd’ın anlattığına göre Telli Elazığ’ın Kung köyünden ayrılıp kendi köyü olan Kur (Dikme)’un Qeldar mezrasına geliyor. Yado bir gece arkadaşları ile birlikte Qeldar’a geliyor ve Telli ile konuşup onu da alıp gidiyor. Telli, Yado ile bir süre dağda kalıyor. Telli de diğer direnişçiler gibi giyiniyor ve bütün çatışmalara onlar ile birlikte katılıyor. Zaten Telli’nin kardeşleri Huseyni ve Mehmedi de Yado ile birliktedirler. Bir süre sonra (1929 olsa gerek) Said Begon, Yado’ ya haber salıyor, af çıktı, gelsin teslim olsun, diyor.
Yado ile Said Begon, Bingöl ile Mendo köyü arasındaki Yado Çeşmesi’nin olduğu yerde görüşüyorlar. Yado Said Begon’a diyor, ben sana ve devlete güvenmiyorum, çünkü sizin bahtınız yoktur (Sima Bêbexti). Said Begon bu konuşmadan sonra atını Bingöl’e doğru dizginliyor. Yado yanındakilere, siz aşağıya doğru bu dereye inin ve Gayd’da yola çıkın, şimdi muhakak Bingöl’e doğrudan giden yolar askerler tarafından tutulmuşturlar, diyor. Yado’nun kendisi de yakın birkaç arkadaşı ile Telli’nin babasının köyüne, Qeldar’a geliyor. Yado buradan Telli ve arkadaşları ile birlikte Dara Heni tarafına gidiyor. Dara Heni’nin arkasındaki dağlarda Mıstiyan-Botiyan bölgesinde Türk silahlı güçleri direnişçilerin etraflarını sarıyorlar. Çıkan çatışmada Telli yaralanıyor. Telli yaralı hali ile bir süre onlarla birlikte yürüyor, fakat sonunda artık yürüyemez hale geliyor. Telli Yado’ya dönüp,
“Ben artık sizin ile gelemem, beni burada öldürüp siz yolunuza devam edin. Türk askerinin eline sağ geçersem, hem bana tecavüz edebilirler, hem de beni kullanıp senin teslim olmanı sağlayabilirler. Beni birlikte götürürseniz siz de kurtulamazsınız. Onun için en iyisi beni öldürüp siz yolunuza devam edin”.
Yado, Telli’nin artık kurtulamayacağını anlayınca, Telli’nin akrabası Meh Evd’e Telli’yi vur, sağ olarak Türk askerinin eline düşerse tecavüz edebilirler, diyor. Meho Telli’yi vurmak zorunda kalıyor.
Telli’nin vurulduğu yer Dara Heni’nin güneyine düşen Ûlyan (Çevirme) köyü civarıdır ve Telli’nin mezarı şu anda Dara Heni’nin Ûlyan köyü civarındadır. Yado ile Meho arkadaşlarını ve birbirlerini kaybediyorlar. Meho buradan bir köye iniyor ve köyde bir süre saklanıyor. Köyde bir süre kaçak olarak yaşadıktan sonra gidip teslim olup, aftan yararlanıyor.
Yado’nun akıbeti konusunda son yıllarda değişik kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, Yado buradan köylere iniyor. Bazı anlatımlara göre kendileri milis olan iki kişinin ihbarı ve işbirliği sonucu Dara Heni ile Lice arasındaki bölgede öldürülüyor.
Bir internet sitesinde bir tanık bu konuda şöyle yazıyor, “ Yado Lice ve Genç sınırında olan “Kevırê Bazdê“ mıntıkasında Botan Aşiretine mensup Hacı Şükrü isminde birinin ihaneti sonucu vurulmuştur.
Botanlı Hacı Şükrü Yado’ya sen burada bekle biz sana mermi ve başka ihtiyaçlarını getiririz diyor. Yado da onlara inanarak orada bekliyor ve bunlar askerlere haber veriyorlar. Yado kaçıyor, birkaç metre daha gidebilse ağaçlık ve kayalık bir bölgeye ulaşacak ve kurtulacak. Ama, yetişemiyor ve vuruluyor. Yado’nun vurulduğu yer bellidir ve orada bir kaya var, ona “Kevira Yado” diyorlar.
Lice’den Genc’e doğru giderken Çemê Birkleyn var, orayı da geçtikten sonra sağ tarafta köy yolu var, Çemê Hedigê’ye gider, Korte tarafına doğru gidince orada Kevirê Bazdê var. Yado orada vurulmuş. Yado’nun katili BOTIYANLI HACI ŞUKRİ dir. Bunu o bölgede herkes bilir.
Yado bi embazana a şewe şinî Mistan de, keyeyê Musayê Silêmanî de manenî. Şefeq ra wayîrê keyeyî ci rê gule peyda keno û pawerdeyê înan zî dano ci fîneno rayîr. Botiyan sera şino, Kurnêl ra pey Telhoyo Keçel û Şukê Ehmê Deyî rayîrê înan ser o meterîs girêdayo, çapraz gule nanê pa, hêverî Mih Evdî beno darbice, dima ra Yado beno darbice. Yado û Marke mîyanê gemê mazêran ra vîyarenî û şinî hetê newala Hêdîgê.
Esker çarneno çeperneno, çar heta mufreze erzeno ser o. Çeteyê hıkumatî û eskerî sey murîyan hetahet genî. Yado û Marke hetan şanî xo mîyanê kerrayan de neternenî. Nêverdenî kes nizdê înan bo. Guleyê înan qedîyayî, yew çawiş şino ser o ke bikişo, Yado guleyê xo yo peyin nano ey a ûca kişeno. Esker şino cor, uca ra pa mîtralyozana pananî û helê şanî de Ehmê Hecî yo botiyanij guleyo peyin panano. Esker yeno reseno ser, mîlîsan ra vanî sareyê ey tira kerê. Hesê Heydo vazenanij kard erzeno ci sareyê Yado tira keno. Eskerî heqbeyê Yadoyî zî genê pa sareyê eyê benî Cebaxçûr. Mîlîsê dewletî yê bîn zî, kincanê ey şilênenî kenî zit-bit û ê kincan benî danê xo ra. Roja bîn şarê Dereyê Reşî (Qiyameyê Reşî) tirmo bê sare yê Yadoyî û tirmê Markeyî, uca pa pirînana defin kenî. Telqînê Yadoyî zî na dewe ra Mela Husên dano. (Hecî Ehmed, Hêdîge)
Değerli Ağabeyimiz Ehmedê Dirihî son yıllarda yaptığı araştırmalara göre Yado ve arkadaşları Genc’in Mıstan köyünde Musayê Silêman’a misafir oluyor ve sabah çok erkenden mermi ve yiyecek bir şeyler alıp köyden çıkıyorlar. Kurnel köyünden Kel Telhe ve Şukê Ehmê Deyî onlara pusu kuruyorlar. Bu pusu da önce Mehe Evd daha sonrada Yado yaralanıyorlar. Bu bölgede akşama kadar çatışmalar sürüyor. Yado’nun mermileri bitiğinden akşama doğru şehit ediliyor. Askerler onun cenazesinin üzerine geliyorlar ve milislere Yado’nun kafasını kesme emir veriliyor. Askerler onun kesilen kafasını alıp gidiyorlar. Diğer gün Dereyê Reşî (Qiyameyê Reşî) köyü halkı Yado’nun başsız vücudunu gömüyorlar.
Son yıllara kadar mezarı bilinmeyen Kürdistan şehidi Yado’nun mezarı tespit oldu.
Bingöl’ün ilk belediye başkanlarından birinin yeğeninin bana amcasının bu konuda şunları anlattığını söyledi:
“Devlet Yado’nun ve diğer bazı direnişçilerin başına ödül koymuştu. Bir ara Bingöl’deki askeri yetkililer beni çağırıp bir kesik baş gösterdiler ve bu kafayı tanıyıp, tanımadığımı sordular. Ben bu başı tanıdım, Yado’nun başı olduğunu tanıdım, fakat onlar hayır bu Yado değil, dedim. Bu kafayı uzun süre Bingöl’de tutular, sonra ne olduğunu bilmiyorum”.
Aynı kişi 1978-79 bir gurup Kürdistan yurtseveri ile beraber gözaltına alınmalarında, polis yetkililerinin karakolda bulunan bir insan kafasını, kendilerine gösterip, “bakın bu kafa sizin liderlerinizden birinin kafasıdır. Buna bakıp ibret alın, akıllı olun, devlet ile savaşılmaz”, dediklerini aktardı. Bu insan kafası daha önce Vilayet binasının emanetinde saklanıyormuş, fakat 1971 depreminde Vilayet binası yıkıldığından, yer probleminden dolayı bu kafa karakola getirilmiş.
1925 Halk Hareketi’nin yenilgisinden sonra Yado’nun sürdürdüğü partizan savaşında yanında sürekli bulunanlardan bazıları şunlardır: Eşi Rabia’nın kardeşi Farıs, amcasıoğulları Dilşa ve Poles, Telli’nin kardeşleri Mehmedi ve Huseyni Ezimşer (Azimligil) Emin Sel, Meh Evd, Meh Qılç, Hesenê Begon ve Husênê Begon, Şahînê Elê Cindon, Sahdin Telhê vb.
Kaynaklar:
1- Dr. Nuri Dersimi, Kurdistan Tarihinde Dersim, Komkar yayınları 19 Almnya
2- Kamuran Bedirxan, Adler Des Kurdistans, 1936 Almanya
3- Cumhuriyet Döneminde Kürt İsyanlari, Genel Kurmay Başkanlığı yayınları
4- Seyîdxan Kurij, Yew Peyê Şêx Seîd, Şargê ra Hecî Zilfî de Roportaj, Azadî 1994 İstanbul
5- Seyîdxan Kurij, Şêx Elî Riza Mecal Nedît kû Bîranînên Xwe Binivîse, Bi M. Fuat Firat ra Hevpeyvîn, Ronahî 1996 İstanbul
6- Seyîdxan Kurij, Yado Bir Türküdür Söylenir Ülkemde, Dilşa Hanım ile roportaj, HÊVÎ, 12 Nisan 1997 İstanbul sayı 21
7- Osman Aydın, Kısa Bir Açıklama, HÊVÎ, 17 Nisan 1997 İstanbul sayı 22
8- Mehmud Arif Ayçiçek, Yado û Telli, Peyama Kurd, 2005 Almanya
9- Mehmet Uzun, Guîn Rişya Arî Nidusyenû, 75 Serrê Hereketê Şêx Seîd, (Roportaj), Vate, Nr. 10 Zimistan 2000 -Swed
10- Orhan Zuexpayij, Cebaxçurdan Bir Portre, YADO, www.welatparez.com,2007
11- W.K.Merdimîn, Mi rê Vûnî Yadîn! Xelasê Şima Mi Dest ra Çînê ya(Roportaj), Vate, Nr. 16 Zımıstan 2002 -Swed
12- W.K.Merdimîn, Tepîşîyayişê Şêx Şerîf, (Roportaj) – Vate, Nr. 17 Wısar 2002 – Swed
13- Şeyh Şerîf’in yegeni Burhaneddîn Bilgin ile özel görüşme – 2004 Bingöl
14- Cemal Elçi’nin yegeni Nihat Elçi ile görüşme – Bingöl 2007
15- Kareli Mehmet Efendi, Yazılmayan Tarih ve Anılarım, Derleyen Ali Rıza Erenler, Kalan yayınları, 2007
16- Ehmedê Dirihî, Yadin Paşa, henüz yayınlanmamış çalışması.
Nizamîyê Gêncewî
Divan edebiyatının hamse sahibi şairlerinden büyük şair ve düşünür Nizamîyê Gêncewî, 1141 yılında Şeddadî Kürt Devleti’nin başkentlerinden Gence’de dünyaya geldi. Revvadî aşiretine mensup Reyza adlı anne ile yine Gence ahalisinden olan Ilyasê Yusuf’un oğlu olan Nizamî, Gence medreselerinde okuyarak dinî ve ilmî eğitim gördü. Kısa bir süre içerisinde lirik şiirleriyle bölgede meşhur olunca tüm ilgisiyle bu alana yoğunlaştı. İyi derecede Kürtçe’nin yanısıra Farsça, Arapça, Türkçe ve Yunanca da bilen şair, edebiyatın dışında Yunan Felsefesi, tıp, astronomi ve matematik gibi bilimlerle de ilgilendi. Eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla 1169 yılında, Derbend hükümdarı Seyfeddîn Muzaffer tarafından kendisine hediye edilen Kıpçak asıllı Afak adında bir kadınla evlenmiş ve 1174′te Muhammed adında bir oğlu dünyaya gelmiştir. Bu yüzden Ebû Muhammed adıyla da bilinmektedir.
Çağın tezkirecilerine göre 20.000 beyit yazan Nizamî, kurduğu şiir dünyasıyla Kürt, Fars, Arap, Tacik, Urdu, Hind, Afgan, Türkmen, Özbek, Kazak ve Kırgız edebiyatlarını etkiledi. 1178′de yazdığı Mahzen’ül Esrar (Sırlar Hazinesi) ile müslümanlar arasında büyük üne sahip olunca III. Tuğrul’un isteği üzerine yazdığı Xûsrew û Şirin (Hüsrev ile Şirin - Ferhad ile Şirin) adlı yaptını 1880′de tamamlamış ve Muhammed Cihan Pehlewan’a sunmuştur. Cihan Pehlewan’ın ölümünden sonra tahta geçen Türk asıllı Şah Kızılarslan, şairi çadırında misafir etmiş, onun nasihatlerini dinlemiş ve sonraları kendisine eski bir Kürt kenti olan Hamdûnyan’ı bağışlamıştır. 1188′de yine Şirvan hükümdarı I. Axsîtan’ın isteği üzerine doğu edebiyatında bir ilk olan Leyl û Mecnun (Leyla ile Mecnun) mesnevisini kaleme almıştır. Nizamî’nin bu mesneviyi kısa bir sürede ve istemeyerek yazdığı bilinse de Leyl û Mecnûn’un doğu edebiyatı üzerindeki etkisi neredeyse hiçbir zaman kırılamamıştır. Saray şairi olmak istemediğini divanlarında belirten şair, 1196′da Heft Peyker (Yedi Güzel) adlı mesneviyi yazmıştır. Ömrünün sonuna yakın, 1203 yılında edebi, estetik, sosyal ve felsefî görüşlerini birleştirdiği İskendernâme’yi yazmıştır. Eserlerinde mutlak suretle ahlakçılığı savunmuş ve siyasal, sosyal ve manevi alanlarda insanmerkezci bir hümanizma benimsemiştir. Öyle ki eserlerinde seçmiş olduğu kahramanlar dönemin birçok ırk ve milletine sahiptirler çünkü Nizamî, insanlar arasında ırkî, millî, dinî ve statüsel ayrılıkların kesinkes görülmemesi gerektiğini salık vermekteydi.1209 yılında Gence’de ölen ve oraya gömülen Nizamî, Ehmedê Xanî gibi Kürt şairlerince üstad olarak bellenmişlerdir. O, Kürt olmasına karşın günümüze kalan elyazmalarından bilindiği kadarıyla sadece Farsça yazmıştır. Bu, onun devrinde Farsça’nın gelişkinliği ve Fars kökenli medeniyetlerin doğu halkları üzerinde bir ortak dile dönüşmüş olmayı başarmış olmasıyla açıklanabilir. Nitekim bir bütün olarak Divan Edebiyatı, Osmanlı’da dahi birkaç örnek dışında Farsça yazılmış ve İran mitolojisi üzerinden bir dil kurmuştur. Nizamî’nin elyazmaları halen Moskova, Saint Petersburg, Bakü, Taşkent, Tebriz, Tahran, Kahire, İstanbul, Delhi, Londra ve Paris’teki kütüphanelerde bulunmaktadır.
Nizamî’nin Gence’de bulunan mezarı ve onun adına yaptırılmış olan abide.
KAynak :http://www.kurdistantime.com/
FEQÎYÊ TEYRAN
Feqîyê Teyran, İslâmiyet’ten sonraki üç büyük Kürt şairinden biridir. Diğer iki büyük şair: Eli Heriri ve Melayê Cizirî’dır.
Feqîyê Teyran’ın gerçek adı Muhammed’dir. Aslen Hakkâri’nin Mıks kasabasındandır. Onun hangi yıllarda yaşadığı konusunda değişik görüşler vardır. Bir görüşe göre 1590–1660 yılları arasında 70–75 yıl kadar yaşamış ve Mıks kasabasında gömülmüştür. Şîirlerinde adı ‘Mîm û Hey ‘ olarak geçer. Feqîyê Teyran onun gerçek adı değil lakabıdır. Kelime manası olarak kuşların hocası, üstadı manasına gelen bu kelime, evvel zaman kürt şairlerinden, dengbejlerinden birinin mahlasıdır aynı zamanda.. Yaşar Kemal in Karıncanın Su içtiği isimli romanın sekizinci bölümünde masalsı bir şekilde anllattıgı öyküden aktarabilecegim kadarıyla;
Feqiye Teyran aslında bir kürt emirinin oğludur.. Nufuz sahibi olmayı, emirlik yapmayı bir kenara iterek hayatını efsanevi bir kuşu görmeye adamıstır.. Yıllarca mezopotamya da ayak basmadık yer bırakmaz.. Ziyaret etmediği köy, kuşu bulmak için sorulmadık dengbej bırakmaz yörede.. Herkes bu anka kuşu hakkında bildiklerini söyler; birçok insan bu kuşu bulmak adına yola çıkmış, harap olmuş, kayıplara karışmıştır.. Herkes en iyi dileklerini Feqiye sunarak azık verir, giyit verir, yatacak yer verir, ardından iyi dilek ederler..
Feqi yıllarca bu kuşu bulmak adına gezinir, görülmedik kuş bırakmaz mezopotamya'da.. Günlerden bir gün mavi bir kuş görür.. Her yer maviye kesilir.. Sonra apak bi
insanüstü sabrı sayesinde kuşların akına vakıf olur.. onları anlar, hisseder ve arkadaş olur kuşlarla.. sonunda anka kuşunun sesini duyar.. öyle bir sestir ki, taş kesilir Feqi.. yüreği dolar.. hayatında böyle ses duymamıştır.. ancak güneş doğarken duyulabilen kuşun sesini duymaya vakıf olur..
Bu ermişlik mertebesi sonrasında dengbej olur, kaval ve saz aranır.. bagdat da aradıgını bulur.. gösterişsiz bir kaval kendisine layık bulunur.. bu sıralarda unü,şöhreti tüm mezopotamya da duyulmuştur.. her gittiği yerde dengbej feqiye teyran diye bilinir.. kaval ile anka kuşunun sesinin etkisiyle dolan yüreği duyulmamış besteler çalar.. dinleyenler put kesilir, kımıldayamaz adeta büyülenirler..
Yıllar sonra babasının konağına döner Feqiye Teyran.. mezopotaya da adını duyan herkes kendisini dinlemeye gelir.. yıllarca feqiye teyran ın stranları söylenir, çalınır bu yörede.. bu sırada kendisi hırka giymiş, kemale ermiş, sakal uzatmış, nurlanmıştır..
Ve sonunda ölüm vakti gelmiştir feqiye teyran için de.. yeryuzunde ne kadar kuş varsa toplanır Feqiye Teyran olmeden önce.. sonunda kimsenin bakamadığı, ışıldamaktan bembetaz kesmiş bir kuş feqinin yanına gelir.. üç kez başının etrafında döner ve halka yapar.. Feqi Teyran sonunda hakkın rahmetine kavuşur..
Feqîyê Teyran’ın Melayê Cızîrî’nin talebesi olduğu onun yanında okuduğu söylenir. Ayrıca Faqî’nin bu yıllarda, öğrencilik döneminde arada bir kaybolamaya başladığı söylenir. Yine bir gün Feqî kaybolur ve arkadaşları onu aramaya çıkar. Arkadaşları Feqî’yi bir suyun (Dicle nehri olduğu tahmin ediliyor.) kenarında bulurlar. Feqî burada, su ile konuşmaktadır. Su da bir insan gibi ayaklanıp ona aynı şekilde cevap vermektedir:
Kürtçe:
Feqî dibêje: Ey av û av!
Ma tu bi eşqa muhbetê
Mevc û pêla davê bela
Bê sekinîn bê rehetê
Türkçe:
Faqî söylüyor (konuşuyor):
Ey su, ey su!
Sen aşkın muhabbeti için mi
Böyle azgın ve dalgalısın
Hiç durulmuyor rahat etmiyorsun
Kürtçe:
Feqî dibêje:
Bê sekinîn bê rehetê
Muştakê Gulzarê xwe yî
Ya şifa te ji dilê mi ye
Ji eşqa kê tu têyî û tê
Türkçe:
Faqî söylüyor:
Hiç durmadan hiç rahat etmeden
Gulizarını (gülbahçeni) müjdeliyorsun
Şüphen mî var kalbimden (yüreğimden)
Sadece sana olan aşkımdan
Kürtçe:
Av dibêje: Avê digot,Feqîyê delal
Kes ji min napirse pirs û sûal
Kitrek ji bahra alemê
Heta gihame vê demê
Türkçe:
Su söylüyor:
Su diyor ki güzel Faqî
Kimse benden sorgu sual etmiyor
Bu âlem denizinde bir damlaydım
Bu zamana gelene kadar
Kürtçe:
Feqî dibêje: Ji
Pêxember aqil hebû
Hewce çûyîna te nebû.
Türkçe:
Faqî söylüyor:
Peygamberden akıl alsaydın
Akmana (gitmene) ihtiyaç olmazdı.
Feqîyê Teyran’ın su ile konuştuğunu görenler şaşkınlıklarını gizleyemezler ve Feqî’nin bu yönü herkes tarafından duyulur.
Feqî çok sayıda şiir ve kaside yazmış, söylemiştir. Feqî Bir şiirinde şöyle söylüyor:
Kürtçe:
Dilo rabe dilo rabe
Weke çavan ku êvar e
Nezan û bes di xew de be
Bi nimêj ra me be yar e.
Türkçe:
Yüreğim uyan yüreğim uyan
Gözlerdeki gece gibi
Cahil ve uykuda kalma
Namazda bizimle yar ol
Peki, ona niçin Feqîyê Teyran deniliyor? Denildiğine göre kendisi kuşların dilinden anladiğı için kendisine Feqîyê Teyran adı verilmiş. Aslında Feqîyê Teyran’ın sadece kuşlarla değil de bütün canlılarla ve su ile de konuştuğu, onların dilinden anladığı söylenmektedir. “Feqî” kelimesi, “öğrenci, talebe” demektir; “teyr” ise kuş anlamındadır. Bu durumda “feqîyê teyran”, “kuşların dilinden anlayan, öğrenci” diye çevrilebilir.
Feqîyê Teyran bir kasidesinde şöyle söylüyor:
Kürtçe:
Bizan ku min yar tu yî
Ez kuştim yekcar tu yî
Bê dest û hem pa tu yî
Ê bi xezeb xwendî ez im
Zencîr bi zendê ez im
Aşiqê cindî ez im
Dil jî birîndar tu yî
Cama pîyala tu yî
Delala mala tu yî
Nîmeta ala tu yî
Yar di xeyalê ez im
Bi girt û berdan tu yî
Türkçe:
Bilki benim yârim sensin
Beni öldüren sensin
Elsiz ve hem de ayak sensin
Gazabınla okuyan benim
Kolu zincirli olan benim
Güzel olan âşık benim
Yüreği yaralı olan da sensin
Kadehin camı sensin
Evin güzeli sensin
En güzellerin nimeti sensin
Yar, hayalindeki benim
Tutan ve bırakan da sensin
Feqîyê Teyran, aynı zamanda bir Hak aşığıdır. Tasavvuf inancındaki “fenafillâh” mertebesine yükselir. En sonunda da her şeyden vazgeçip derviş olur ve gezmeye çıkar.
Teyran lakabi hakkinda soyle bir rivayet anlatilir.
Feqiye Teyran Cizre’ye giderken yolda bir papaza rastlar ve onunla arkadas olur. Bir muddet yururler yorulunca bir aGacin golgesinde dinlenmeye koyulurlar. O esnada iki kus gelir ve aGacin uzerine konarlar. Kuslar birbirleriyle konusurken Feqi guler.
Papaz Feqi’ye sorar: “Sen neden guluyorsun?”
Feqi: “Bu bizim adetimizdir, biz Feqiler oylesine guleriz” der.
“ Papaz: “Elbette her gulmenin bir sebebi vardir, kisi sebepsiz yere gulmez” der.
Feqi: “Evet dediGin gibidir, fakat sana soylersem, bana ihanet edebilir, basima bir bela getirebilirsin” der. Papaz soyleyeceGi seyi hiç kimseye soylemeyeceGine dair soz verir. Feqi meseleyi olduGu gibi anlatmaya baslar:
“Ben kuslarin dilini anliyorum aGacin uzerindeki kuslardan biri diGerine: Benim Cizre’de çok aci çekeceGimi soyluyordu, ben de bu yuzden guldum” der.
Papaz ses çikarmadan ve tekrar yola koyulur. Cizre’ye geldiklerinde Feqi ‘Medresa sor’ a giderken papaz da kiliseye gider. Kilisede halk bir araya gelmisti ve sanki bir seyler arar gibi bir oraya bir buraya gidip geliyorlardi. Papaz onlari dinlemeye basladi. Falci bir kadin halka soyle diyor: “Kilisenin topraGina gomulu bir hazine var. Fakat ben yerini bilmiyorum.” Hazine arayanlar arasinda Cizre’nin Miri de vardir. Papaz Mir’in yanina gidip, Feqi’nin durumunu anlattir ve Mir, Papaz’in soylediklerini dinledikten sonra Feqi’yi hemen yanina çaGirttir ve olanlari anlattir. Feqi soyle der:
“Ben hazineyi çikaririm fakat kendi payimi da istiyorum”.
Mir, Feqi’nin sartini kabul eder. Feqi biraz yem alarak kilisenin içine doker. Kuslar gelip yemi yerler. Ve soyle konusurlar:
“Bu yemi buraya kim doktu.” Feqi hazine için bu yemi buraya dokmus, sen hazinenin nerde olduGunu biliyor musun? Evet biliyorum sabah gunes doGduGunda hangi tasa vurursa hazine o tasin altindadir. Feqi sabah erkenden kalkip kiliseye gider.
Tasi tanidiktan sonra Mir’in evine gidip durumu bildirir. Tas kazilir ve içinden buyuk bir hazine çikar. Mir, Feqi’ye sorar: “Sen ne kadar istiyorsun?” Feqi: “Papazin basinin agirligi kadar altin istiyorum” der. Mir: “Papazin basinin agirligini bilmemiz için basini kesmemiz lazim” dediginde Feqi: “Oyleyse kesin” der. Papazin kafasini keserler ve terazinin bir kefesine koyarlar, diger kefeye butun altinlari koymalarina ragmen papazin kafasi aGir gelir. Mir, bu durum karsisinda Feqi’ye “Sen bu durumu biliyordun” der. Feqi altinlari kaldirir ve kefeye bir kaç avuç toprak koyar. Hemen ardindan papazin kellesinin ustunde oldugu kefe havaya kalkar. Feqi, Mir’e doner ve soyle der:
“Mirim ben altin istemedim, altinlar sana olsun. Benim amacim sizlere insanlarin gozunun ancak toprakla doydugunu gostermekti” der.
Ehmedê Xanî
Ehmedé Xani (Han, Hakkari 1651-Doğubeyazıt, Ağrı ?) Ahmed-i Hani Kürt Edebiyatı'na çok değerli hizmetler yapmış, bir çok güzel şiir ve eser armağan etmiştir. Eserlerinin şaheseri MEM U ZİN'dir. Ozan bu kitabı 1695 yılında tamamlamıştır. Hangi tarihte bu eseri yazmaya başladığı konusunda hiçbir belge yoktur.1690 yılında başladığı söylenmektedir.Dini eğitim gören Hani; Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe biliyor, eserlerini Kürtçe olarak yazıyordu. 14 yaşında yazmaya başlayan Ahmedi Hani, eğitimini bitirdikten sonra öğretmen olarak hayatını sürdürdü. Mutasavvıf şair Hani, Doğubeyazıt’da bir okul açarak dersler verdi. İnsanı merkez alan Ahmedi Hani, bölgenin ileri gelenlerinden her zaman istediği eğitim desteğini alamadı.
Aşkları birçok dile çevrildi
Doğruluğu, iyiliği, suçsuzluğu, zayıflığı ve çaresizliği Mem ile Zin'in karakterlerinde, kötülüğü, ikiyüzlülüğü, fitneyi, fesatçılığı ve dalkavukluğu Beko'nun karakterinde toplayan Ahmedi Xani'nin Kürtçe yazdığı bu eseri, Arapça, Farsça, Fransızca ve Rusça'ya çevrildi.
Eserleri
- Mem û Zîn (Aşk destanı)
- Nûbara Biçûkan (Çocuk kitabı)
- Eqîda Îmanê (İdeoloji ve İnanç)
- Eqîdeya Îslamê (İslam İnancı)
- Fî Beyanî Erkanî Îslam (İslam'ın Temelleri)
NUBARA BIÇUKAN (Küçüklerin Turfandası) da değerli bir eseridir. Bu kitap Arapça-Kürtçe sözlüktür, o da Mem u Zin gibi manzumdur. Her bölümünün başında da okuma, çalışma, doğruluk ve bunlara benzer sosyal konular hakkında bir öğüt yazmıştır. Bu eserin yazılış tarihi 1684'tür. Bunlardan başka EQİDA İMANE (İnanç Yolu) adlı küçük ve manzum bir eser yazmıştır. Bu eser NUBARA BIÇUKAN'la birlikte İstanbul'da birkaç defa basılmıştır. Hani, çağından çok ileri görüşlüydü; MEM U ZİN'de de ifade ettiği gibi haksızlığa, zulme, gericiliğe, feodal düzene karşı cephe almış, bu yolda hayli mücadele etmiştir. Her zaman halktan yana olmuştur. Örneğin, NUBARA BIÇUKAN'ın önsözünde şöyle denmiştir: "Ben bunu revaçtakiler için değil, Kürt çocukları için yazdım." Bundan da anlaşılıyor ki revaçtakiler ve makam sahipleri için, mutlu azınlık için çalışmamış; halk çoğunluğu için, halk çocukları için çalışmıştır. Hani o çağın aristokratik modasına uymamış ve diğer bilginler gibi eserlerini Arapça ve Farsça yazmamıştır.
Eserlerinin hepsini kendi ana diliyle, Kürtçe olarak yazmış ve Kürt Edebiyatı'nın öncülerinden biri olmuştur. Ana dili Kürtçe'den başka Türkçe'yi, Arapça'yı ve Farsça'yı da iyi bilirdi. Ne yazık ki hayatı hakkında elimizde, belgelere dayanan bir bilgi yoktur. Fakat eserleri adını ölmez insanların safına katmış ve onu ebedileştirmiştir. MEM U ZİN dünyanın ölmez edebi eserleri arasında ön safta yer almıştır. Bu dev eser konusuyla Shakespeare'in Romeo ve Juliyet'inin, Fuzuli'nin Leyla ile Mecnun'unun bir dengidir.
Mem u Zin'in hikayesi "Memé Alan" adıyla Kürt halkı arasında hayli yaygın ve eskidir. Bu hikaye milattan önceden bu yana halk arasında söylenen ve mitolojik nitelik kazanan bir destandır. Büyük ozan bu destandan ilham alarak o hikayeyi kendi çağının yaşantısına göre somut bir kalıba dökmüş, çağdaş bir uslupla yazmıştır. Bu suretle hem destanı kaybolmaktan kurtarmış, hem de Kürt Edebiyat'ına ölmez bir eser armağan etmiştir. Hani bu eserde Memo ve Zin'in aşkı etrafında çağının yaşantısını, o zamanın sosyal, kültürel ve idari durumunu da güçlü bir maharetle tasvir etmiştir. İyiliği, doğruluğu, suçsuzluğu, zayıflığı ve çaresizliği Memo ve Zin'in şahsında toplayarak; kötülüğü, dalkavukluğu, fitneciliği ve ikiyüzlülüğü de Bekir'de somutlaştırarak gözler önüne sermiştir. Aşağıda Mem u Zin'in bitiş kısmından kısa alıntılar yer almaktadır:
LVIII Hikayenin Sonu
..... Ey dost! Candan iyi adamların dostu ol, Ya da iyice iyi adamların düşmanı ol. Onlar iyidirler ve iyiliği bilirler, Onlar iyilikten başka birşey bilmezler. Sen onlara ne kadar cefa göstersen, Onlar candan vefa gösterecekler. Sakın kötü adamların dostu olma, Köpeklerin ne dostu ol, ne de düşmanı. Onların dostu olsan, seni kirletirler, Düşmanları olsan seni yaralarlar.
.......... LV Bu Rüya mıdır, Hayal midir? (Bu bölümde insan hayatı tasvir ediliyor.) Saki! Gel söyle bana ne renktir bu, Bu alem hayal midir, yoksa rüya mıdır? Onun asılsız olduğunu yorumlama, Onun hayal olduğunu tasvir etme. Başlangıcı gerçi hayat rengindedir, Ama hayatın sonu da ölümdür. Yani var olmayan bir varlıktır bu, Güzel yaratılışlıdır, ne yazık ki ölümlüdür bu, Felekler, unsurlar ve onlardan doğan tabiatlar, Bu tabiatlardan meydana gelenler ve felekler, Hep birlikte güzel bir şekilde ortaklık yaparlar, Hep birlikte çabucak birbirlerinden ayrılırlar. Ölümsüzlük cevherinin ipuçlarıdır, Yok olma hastalığının sermayeleridir, Bir kısmı ağırdır, bir kısmı hafif, Bir kısmı gizlidir, bir kısmı latif. Gerçi bizim soylarımız ve köklerimizdir, Dördü de bizim için yol göstericidir. Ateş sönerse, hava yok olur, Su kurursa eğer, toprak toz olur Değirmen gibidir felekler, Çarklıdırlar, devamlı dönerler. O değirmen daneleri insanlardır, Yer altında saklı olan, yumuşak un gibidirler. O daneler sırayla ve peş peşe, Devamlı dökülürler çuvalın ağzından. Dökülen her dane parçalanır, Bölünür ve öğütülür. Yeniden tekrar yoğururlar onu, Ateşe müstahak olan o kalp kalıbı. O kadar macera çektiği halde, Yine pislik mertebesine razıdırlar.
Ahmedi Hani Türbesi
Ahmedi Hani ye ait türbedir. Türbenin yanında sonradan birde cami yapılmıştır. Türbe Doğubayazıt’a 8 km. mesafede, İshak Paşa Sarayının üst kısmındadır. Bölgede en çok ziyaret edilen türbedir.
KURMANCI
Ehmedê Xanî (1651-1707) wekî Feqiyê Teyran û Melayê Cizîrî yek ji helbestvanên herî mezin ên kurd e.
Ahmedê Xanî, di sala 1651'ê de hatiye dinê. Cihê ku hatiye dinê tam ne diyar e. Li gor gelek lêkolîner û nivîskaran, ew ji êla Xaniyan bûye. Li ser cihê vê êlê dîtinên cuda hene. Li gor van dîtinan, cihê vê êlê ji Cizîra Botan heta derdora Wanê tê guhertin.
Dema ku 14 salî bûye dest bi nivisînê kiriye. Dema ku nivîsîna "Mem û Zîn"ê temam kiriye 44 salî bûye. Xanî li Kurdîstana Jorîn li Bajarê Bayezidê wefat kiriye. Gora wî li Bajarê Bayezidê ye. Tirba Xanî ziyaretgaha xelkê ye.
Xanî, bi "Mem û Zîn"a xwe ya ku destana neteweyî ya neteweyê Kurd e, di dilê neteweyê Kurd de cihê bilindtirîn girtiye û bi wî awayî di nav gelê xwe de bûye "Xaniyê nemir."
Mem û Zîna Xanî di sala 1919an de li Stenbolê hatiye çap kirin. Seyda Hemze jê re dîbaçeyek nivîsandiye. Tê de dibêje ko Xanî Nûbara xwe di sala 1094ê hicrî de nivîsandiye. Li gora vê tarîxê Beriya qedandina Memozînê bi neh salan.
[biguherîne]
Celadet Bedixan li ser Ehmedê Xanî
Ji meqeleya Klasîkên me – an şahir û edîbên me ên kevin ya Celadet Alî Bedirxan
Mela Camî di heqê Mewlana Celaledînê Rûmî û kitêba wî »Mesnewî« de gotiye:
Men çi gûyem wesfi an alîcenab
Nîst pêxember welê dared kitab.
Yanî: Ez di heqê wî alîcenabî de çi bibêjim, ne pêxember e, lê kitêba wî heye.
Ev pesnekî bilind û hêja ye û bi her awayî li bejna Mewlana têt.
Di heqê Ehmedê Xanî û kitêba wî »Memozîn« de, bi min be, mirov dikare jê bêtir jî bibêje. Belê Xanî jî xudan kitêb e. Lê Xanî pêxember e jî. Pêxemberê diyaneta me a milî, pêxemberê ola me a nijadîn.
Xanî di wextekî welê de rabû ko - beriya niho bi sê sed û neh salan - ne li cem me, lê li Ewropayê jî xelk hêj li miliyet û li nijadê xwe hişyar ne bû bûn û zelamên ji yek miletî hev û dû ji bo ketolîkî an protestaniyê dikuştin. Di heyameke welê de Ehmedê Xanî bîra miliyeta xwe, bîra kurdaniya xwe biri bû û ji kurdan re goti bû hon berî her tiştî kurd in, rabin ser xwe, dewleteke kurdî çêkin û bindestiya miletên din mekin.
Melayê Jaba der heqê Ehmedê Xanî gotiye: »Şahirê pêncê jî Ehmedê Xanî ye. Eslê wî ji tayifeyê hekariyan ji eşîreta xaniyan e. Bi xwe hatiye Beyazîdê, di tarîxa hezarê da tewetin kiriye. Di zimanê kurmancî de Memozîn nav kitêbek aşiq û maşûqan gotiye û kitêbek lixet jî bi kurmancî û erebî gotiye, navê wê Nûbihar e. Zarokê di Kurdistanê hemû di piştî Quranê dixwînin. Û zehf jî xezeliyat û eşharan û beyt bi zimanê kurmancî gotiye. Û di zimanê erebî û farisî û tirkî jî qewî mahir û sahibi irfan e. Û ji şierayê di Kurdistanê hemûyan jî meşhûr û faiq e, belkî ji hemû şieran meqbûl û memduh e. Û dii hezar û şêst û sê da jî merhûm bûye û di nêv Beyazîdê da mizgeftek jî bi navê xwe bîna kiriye. Û bi xwe jî li kenarê mizgeftê medfûn e« .
Xanî herwekî bi xwe dibêje di sala hezar û şêst û yekê hicrî de ji diya xwe bûye.
Lewra ko dema ji xeyb fek bû
Tarîx hezar û şêst û yek bû
Kengê emirê Xwedê kiriye em pê nizanin. Lê gava Memozîna xwe qedandiye çil û çar salî bû.
Îsal gehişte çil û çaran
Ev pêşrewê gunahkaran
Xanî ji Memozînê pê ve hin eserên din hene. Nûbihar: ferhengeke menzûm e. Kurdî-erebî. Xanî ji bo Nûbiharê dibêje:
Ji paş hemd û selewatan
Ev çend kelîme ji ji lixetan
Vêk êxistine Ehmedê Xanî
Nav lê Nûbihara biçûkan danî
Ne ji bo sahibi rewacan
Belkî ji bo piçûkê di kurmancan
Ji Eqîda îmanê:
Sifatê di sebhe ji bo zilcelal
Bizan heft in ey arifê pir kemal
Xweşî, şîn û zanîn û vên û kelam
Bihîstin digel dîtî bû temam
Xanî li Beyazîdê dibistanek jî danîbû û tê de dersa zarokan bi kurdmancî digot. Di pey mirina wî re şagirtê wî Ssmaîn bîst salên din li wê dibistanê guhdar bû û dersên kurdmancî tê de gotin.
Li gor atiştê ko min bihîstiye Xanî kitêbeke cexrafyayê jî çêkiriye û tê de qala ezman û stêrkan kiriye. Herçend ez gelek lê geriya bim jî ev kitêb neket destên min.
Ehmedê Xanî herwekî bi xwe gotiye Mem û Zîn ji xwe re kirine behane û bi vê hêncetê kula dilê xwe bi der daye, derdê miletê xwe ê ker û lal bi ziman kiriye û ew axivandiye.
Mem û Zîn ji bo Ehmedê Xanî remzên Kurdistanê, rêzikên welatê wî ne. Xanî dibîne ko ew rêzik winda dibin, kurdmanc bi zimanine din dixwînin û dinivîsînin, bi rêzikên miletên din ve diçin, belgên xwe ên nijadîn ji xwe tavêjin, dikevin rengên miletên din û bi vî awayî û bi rêva bindestiya wan dikin. Seyda dibêje:
Sazi dili kul bi zîr û bem bit
Sazendeyê 'eşqi Zîn û Mem bit
Şerha xemi dil bikim fesane
Zînê û Memî bikim behane
Nexmê we li perdeyê derînim
Zînê û Memî ji nû vejînim
Derman bikim ez ewan dewa kim
Wan bê mededan ji nû ve rakim
Meşhûr bikim bi terz û islûb
Mimtaz bikim mihibb û mehbûb
Ewreng bikim ji nû serefraz
Da bêne temaşeyî nezerbaz
Dilber li Memî bikin girînê
'Aşiq bikenin bi derdê Zînê
Ev meywe eger xirab e ger qenc
Kêşaye digel wê me dused renc
Ev meywe eger ne avdar e
Kurmancî ye, ew qeder li kar e
Ev tifl e eger ne nazenîn e
Nûbar e bi min qewî şirîn e
Ev meywe eger ne pir lezîz e
Ev tifl e bi min qewî 'ezîz e
Mehbûb û libas û gûşiwar e
Milkê di min in ne miste'ar e
Ez pîlewer im ne gewherî me
Xudreste me ez ne perwerî me
Kurmanc im û kûhî û kenarî
Ev çend xeber in di kurdwarî
ev nivisar ji ali murad ciwan ve hatiye nivisandi. murat Ciwan wek cavkani ji M. Warli pêk aniye. di nivisarê de gelek tistên nu li ser ehmedê Xani û malbata wi hene. Hin belgeyên nuh li ser Ahmedê Xanî
PESNÊ XWEDÊ (ALLAH’A ÖVGÜ)
1-Sernameê name namê Ellah
Bê name wî natemame vellah
2-Ey metleê hindê îşqebazî
Mehbubê heqîqî-yu mecazî
3-Namê teyelewhê nameya işq
Îsmê teyê neqşê xameya işq
4-Bê neqşê te neqşê xame, xame
Bê name te name, natemame
5-Namê teye şahê beytê meqsud
Fîhristê mikatebatê mehmûd
6-Mazmunê miraselatê "lareyb"
Meşhudê mikaşefatê bîlxeyb
7-Mehbubê qulubê men lehul- qelb!
Qelban tu di kî bi bal xweve celb
8-Maşuq-i tu'yî, bi fexr u nazî!
Aşiq tu'yî lêk-î bê nîyazî!
9-Mitleq tu mifîd u mistefadî
Bê şibhe mirîd û hem miradî!
10-Nurî tu di hisnê ruyê dildar
Narî tu di qelbê aşiqê zar!
11-Şem'î ne ji qismê nûr û narî
Şemsî, ji eyan tu perdedarî!
12-Gencî tu di nêv tilismê alem
Kenzî tu eyan ji îsmê adem
13-Ev alem û ademî- yû meşhûd
Ev mimkun û masîwayê mevcûd
14-Hemyan bi teye midare û debr
Feyyazê rîyazê xelqê wel- emr!
15-Emrê te bi lefzê "kun" du alem
Mewcûd-i kirin, xerez çi adem
16-Adem bi xwe yek ji herduyane
Yek herfe ji emrê "kun" fekane
17-Ew herfê heqîqeta miheqqeq
Hem emre bi qudretate hem xelq
18-Eşbah-ı miressemin ji nasût
Erwah-ı miwessemin bi lahut
19-Ev ruhu û cesed bi cebr û îkrah
Tezwîc-i buyîn bi emrê Ellah
20-Nasût-i eger çi rengsefale
Lahut-i pertewa cemale
21-Herfa ku me gotî, neqşê hûre
Lê meqsed û maneya wê kûre
22-Zahir te eger numaye suxra
Batin ewe neqşê xame kubra
23-Mewcûde di wê, şehadet û xeyb
Meşhûde di wê, sîyadet û eyb
24-Însan bi xwe hem zelame, hem nûr
Adem ji te hem qerîbe, hem dur
25-Hindî weku cinsê alemîne
Ew tabiê new’ê ademîne
26-Ev renge felek hemî miezzem
Ev çende melek hemî mikerrem
27-Ev karîgeha ezîm u dewwar
Ev barîgeha bedî'ü seyyar
28-Ev çende zemîn digel enasır
Ev renge arez digel cewahir
29-Ev çende he nî'met û nefais
Ev rengê he me'kel u melabis
30-Ev çende he middea u metlûb
Ev renge he mişteha û mehbûb
31-Heywan û meadin û nebatat
Metlûb û meqasid û miradat
32-Bîlcimle ji bo mera li karin
Fîlcimle ji bo me ber di barin
33Heqqa, ku te xweş nîzam û rewneq
Tertîb-i kirin ji bo me, elheq!
34-Em xafil û atıl û gunehkar
Mayîne di qeydê nefsê emmar
35-Nînin me di qelbê fikr û zikrek
Na kin bi zimanê hemd û şikrek
36-Xanî ku nehin bi qelbê zakir
Barî! bi de wî zimanê şakır!
cevirisi
1-Kitabın baş yazısı Allah'ın adı
Vallahi eksik demektir kitap, olmazsa onun adı
2-Ey aşk güzelliğinin doğuş ufku olan Allah!
Ey "aşkı hakiki" ile "aşkı mecazi"nin sevgilisi Allah!
3 -Senin adın üzerine yazılır aşk yazısı,
Aşk kaleminin nakşı da yine senin adındır.
4-Senin nakşın olmadan kalemin nakşı çiğdir
Senin adın olmazsa yazı da eksik kalır,
5-Amaç edinilen Kâbe' nin şahı senin adındır.
Bütün kutsal yazılar da senin adında toplu halde durur,
6-Senin adındır tüm vahiylerin özü
Görünmeyip de keşfedilen varlıklar senin adında
görünür.
7-Ey gönül sahiplerinin gönüllerinin sevgilisi,
Sensin gönülleri kendine doğru çeken!
8-Övünen ve nazlanan sevgili sensin!
Aşık da sensin, fakat dileksizsin.
9-Fayda veren de kendisinden yararlanılan da sensin!
Şüphesiz hem isteyen hem de istenensin!
10-Sensin sevgilinin yüzündeki aydınlık!
Zavallı aşıkın gönlündeki ateş yine sensin!
11-Mumsun ama ateş ve ışık çeşidinden değilsin,
Güneşsin ama perdelenmişsin gözlerden!
12-Evren tılsımının içinde definesin sen!
İnsan adından keşfedilen hazinesin sen!
13-Bu evren, bu insan ve görünen bu varlıklar,
Bu yaratılan, senden gayrı bütün yaratıklar,
14-Hepsinin yönetimi ve geçimi seninledir,
Ey yaratışın ve emrin bahçesinde feyiz yağdıran Allah!
15-Senin emrin "ol" sözcüğüyle iki alemi birden
Varlığa getirdi; gerçi amaç insandı.
16-Bu iki alemden biridir insanın kendisi,
"ol" ve "oldu" emrinin bir harfidir
17-İşte gerçekten gerçek olan, o harftir;
Hem o emir, hem de yaratış senin kudretine bağlıdır.
18-Cisimler maddeden resmedilmişler,
Ruhlar ise kutsallıkla nişanlanmışlar.
19-Bu ruhlarla cisimler cebirle, zorla
Çiftleştirilmişler Allah'ın emriyle
20-Maddenin değeri gerçi düşüktür
Ama kutsallık, güzelliğin ışığındandır.
21-İşte bu harf, işlenmesi ince bir nakıştır;
Gel gör ki amacıyla anlamı derin mi derin.
22-Gerçi görünüşte sen onu en küçük olarak göstermişsin
Ama aslında o, en büyük kalemin nakşıdır.
23-Görünün ve görünmeyen hep onda mevcuttur;
Erdem de, kusur da hep onda gözükür.
24-İnsanın kendisi hem karanlıktır, hem ışık;
İnsan hem yakındır sana, hem uzak.
25-Ne kadar evren çeşidi varsa,
Hepsi insan çeşidine tâbidir.
26-Hepsi muazzam bunca felek,
Hepsi muhterem bunca melek,
27-Dönüp dolaşan bu muazzam çark,
Bu göz kamaştırıcı gezgin saray,
28-Bunca yerler ve unsurları,
Bunca ârazlar ve cevherleri,
29-Bunca doyulmaz nimet ve değer,
Ve bütün yiyeceklerle giyecekler
30-Bunca aranan ve istenilenler,
Bunca arzu edilen ve sevilenler,
31-Hayvanlar, madenler ve bitkiler,
Arananlar, amaç edinilenler ve muradlar;
32-Hepsi bizim için işler haldedir,
Hepsi bizler için yük altındadır,
33-Gerçekten güzel ve parlak bir düzen
Düzenledin bizler için doğrusu sen!
34-Biz gafiller, tenbeller, günahkârlar,
Kötülük isteyen nefsimizle kayıtlıyız.
35-Gönlümüzde taşımıyoruz senin fikrini ve de zikrini,
Dilimizle de ödemiyoruz senin hamdini ve de şükrünü.
36-Hani, gönülden anmıyorsa eğer seni,
Allah'ım ona şükredici bir dil ve
derleyen: Gülay Mermer
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.
.
.

